TOPLUMUN NE HALDE OLDUĞUNU DÜŞÜNEBİLİYOR MUSUNUZ?

by Fahrettin Dağlı

Hava puslu ve sinirler gergin,

Eş-dost sohbetleri, eğer dargın değilseler bile gergin,

Konuşmalar/sohbetler kuş dili…

Siyaset, iktidar, cemaat, terör, Suriye, Kürt v.b. konularda konuşmak cesaret ister. Her an için çatışma ve bozuşma vesilesidir.

Şüphe, tecessüs, korku ve endişenin sebep olduğu tedbirli konuşmalar, birbirini yoklamalar, sessiz iletişimler veya anahtar kavram ve cümleler üzerinden birbirlerine yoklama çekmeler.

Bu meselelerden uzak durma ihtiyatında olan eski kanaat önderi hüviyetini taşıyan bir kısım zevat ise, tumturaklı felsefi cümleler kurarak, ağır abi, hoca efendi, kanaat önderi olarak daha önemli, daha haklı tarafta olduklarını ispatlama derdindeler…

Yani anlayacağınız tam bir toplumsal şizofrenik travma…

Öyle bir travma ki, ferasetle bakanlar için tam bir trajedi. Günlük maişet derdinden başka gailesi olmayanlar ile tüm olup bitenleri takım taraftarlığı gözü ile bakanlar için elbette bir endişe sözkonusu değil. Onlar her gün evlerine girecek ekmeği, binecekleri arabaları, oturacakları lüks evleri/villaları, tırmanacakları mevki ve makamları düşünürler. Tabi ki, bu yazı bunlara hitap etmeyecek. Kazara okuyacak olurlarsa birinci paragraftan sonra rahatsız olup bırakacaklar. Vicdan çeperlerini daha fazla zorlayıp kendilerine acı verdirtmek istemeyecekler.

Bu manzaradan, dini ve milli kahramanlık hikayeleri çıkaranlar, bugün olmasa bile yarın uyudukları derin uykudan uyandıklarında nasıl bir kıyametle karşı karşıya kaldıklarını görecekler ama artık tövbe ve pişmanlık fayda vermeyecektir.

Sihirbazlığı meslek haline getiren medyanın; hamaset, kin ve öfke kusan siyasetin, toplumda oluşturduğu yarılmayı, ayrışmayı görmek için illa sosyolog olmaya gerek yok herhalde.

Öyle bir toplumsal ayrışmayı yaşıyoruz ki, aile içinde, akrabalar arasında, etnik ve dini çevrelerde nasıl bir tedirginlik, nasıl bir korku ve endişeye sebep verdiğini hiç müşahede etmiyor musunuz/görmüyor musunuz?

Öyle bir fitne ateşi yanıyor ki, ateşe su dökmesi beklenenler odun/benzin taşıyorlar.

Eş-dost bir araya geldiklerinde, ne olur ne olmaz, yerin kulağı vardır tedirginliği ile yaşıyorlar. Herkes birbirlerine karşı o kadar ketum davranıyor ki, konuşurken sağına, soluna bakınarak sesinin tonunu düşürerek başlıyorlar söze… Her taraf mayınlanmış gibi hareket edilmekte.

Öyle bir itimatsızlık ki, insandan başlayarak -haşa- mutlak yaratıcıya uzanan bir koyu itimatsızlığı yaşıyor bu toplum. Öyle bir sosyal korku ve endişe var ki, sanki bu tedirginliğin, sessizliğin arkasından öyle bir patlama olacak ki, yer yerinden oynayacak.

Samimiyet ve ihlasın kaybolduğu, insanlar arasındaki ilişkinin dünyevileştiği, adeta, “Ben size bir şey verebilirim veya yardım edebilirim ama karşılığı ne olacak” sorusu ve beklentisinin oluştuğu bir basitlik ve insafsızlık. Fedakârlık, adanmışlık ve diğerkamlığın sözkonusu olmadığı bir alış-veriş…

Medya derseniz, tam bir sihir kutusu… Gerçeklikten kopmuş, hamasete esir düşmüş, siyaseti magazinleştirmiş, filmleri, dizileri ve kahramanlık hikayeleri ile insanları boş gelecek hayallerine/ütopyalara mahkum etmiş bir medya… Gerilim siyasetini, kadrolu açık oturum elamanları ile besleyen, karşı/muhalif görüşe asla imkan vermeyen, adaletin canına okuyan sorumsuz, haktan uzak bir medya maskarası…

Hiçbir dönemde insanların, bu kadar sorumsuzca yürütülen bir algıya bu derece kurban edildiğini müşahede etmiş değilim. Her ne iş nevi olursa olsun, insanların icrai faaliyet yürüttükleri alanlarla ilgili gerekli sorumluluk ve ödevler tadat edilmemişse veya edilmekle birlikte istenilen düzeyde denetlenemiyorsa, biliniz ki orada bir çürüme ve metastaz/kanser yayılımı başlamış demektir. Bugün için toplumun geleceğini en çok dinamitleyen sektör medyadır. Bir çeki düzen verilmezse, sahip oldukları bu obez büyüme ile bir süre sonra her şeyi altına alarak yok edeceklerini bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Hatta bu süreç başlamış bile…

Her sene bir önceki seneye göre artan boşanma oranları, aile içi şiddet, cinsel taciz gibi hadiseler neredeyse vaka-ı adiyeden olmaya başladılar.

Son günlerde sıklıkla dile getirilen, Müslüman gençler arasında yaygınlık kazanan “deizmi” bahis konusu bile etmiyorum. Çünkü o kadar çok konuşuldu ki, tekrarı beni de, sizleri de sıkar. Sebepleri “dinin güncelleşmesinde” arayanlar, keşke o gençlerin büyükleri, öğretmenleri, önderleri, liderleri, imamları olarak nasıl bir “numune-i imtasal/şahitlik” bıraktıklarını muhasebe etseler…

Hele bir de millilik adına bir ‘yerlilik’ retoriği var ki pes dedirttiriyor.  Yerli olma iddiasındakiler, her gün abartılı zafer yahut fetih sloganları ile neredeyse karşı muhataba hiçbir söz söyleme hakkı bile bırakmıyorlar. Çünkü aksi/muhalif beyan anında “hıyanetle” damgalanılabiliyor. Yine öyle abartılı bir hamaset var ki, sanki sahiden tüm dünya buradan çıkacak kararlara odaklanmış ve kurtuluşu buradan bekliyor. Öyle komplo teorileri üretiliyor ki, sizin nesnel bilgi üzerinden karşı tezi söyleme imkanınız peşinen elinizden alınıyor.

Umut telkini güzeldir ama aynı ölçekte umut adına hamaset üretmekte o derece tehlikelidir. Hamaset üzerinden umut pompalamak hayal üretmek değildir.

Benim gibi ısrarla bazı şeylerin doğru gitmediğini (daha iyi bir ifadeyle, istikametteki büyük yanlışı işaret) ifade edenleri dinlemek, müzakere etmek, anlamaya çalışmak yerine onları karşı cepheye konumlandırıp ötekileştirmek bir süreliğine sizi rahatlatabilir. Ancak bilinmeli ki, bir gün kurduğunuz dünyanın uykusundan uyanacaksınız.

Ahh, gerçek dostlarınızın kimler olduğunu bir algılayabilseydiniz… Nefsinizin size hoş, güzel gösterdiklerinin ne kadar şeytani karakterli olduğunu bir fark edebilseydiniz.

Keşke, toplumsal çıkarı, siyaset, sınıf, hizip, cemaat çıkarlarının üstünde tutan bir avuç insanı dinleme lütfünde bulunsaydınız. Bu topraklara aidiyeti, bir utanç vesilesi değil, bir iftihar övüncü olarak taşıma fırsatı verseydiniz!..

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept