1988 yılının 16 Mart’ında komşumuz Irak’ta büyük bir katliam gerçekleşti. Saddam’ın katilleri tarafından Kuzey Irak’taki Kürtlere karşı düzenlenen bu katliama, Kur’an surelerinden biri olan “El-Enfal Harekâtı” ismi verildi. Enfal’in Arapça anlamı “Savaş Ganimetleri” dir. Kadın, çocuk, yaşlı yaklaşık 182 bin insan katledildi. Yine 4500 köy ve 30 ilçe yerle bir edildi, 1800 okul, 300 hastane, 3000 cami ve 27 kilise yıkıldı.
Bir sureye de ismini veren “Enfal”ın anlamı “ganimettir.” Operasyona verilen bu isim çok manidardı. Adeta öyle bir şey yapacaksınız ki, taş üstünde taş bırakmayacaksınız; Kadın, çocuk, yaşlı demeden hepsini imha edeceksiniz. Onların mallarını gasp edeceksiniz; boşalan köylerine gidip yerleşeceksiniz. Buna “el-enfal operasyonu” denilmesinin zımni mesajı buydu.
Bu hadise, sadece bu tekil olaydan ibaret değildir. İslam tarihinde benzer pek çok örneği vardır.
Aslında sormak lazım, Müslümanların, dinin değil geleneğin zihinlere zerk ettiği fetih anlayışını bir daha gözden geçirmelerinin zamanı gelmedi mi? Ne yazık ki, İslam tarihinde İslami kılıfa büründürülmüş çok sayıda istila ve katliam, fetih denilerek meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Hele hele günümüz dünyasında bu anlayış kaba bir şekilde sürdürülmektedir. Bunu kim yapmış/yapıyor olursa olsun kimliğine bakmadan takbih etmemiz / kınamamız gerekmez mi?
Peygamberin bile yanıldığı hususlar olmuş ve Allah onu vahiyle anında tashih etmiş olduğunu bile bile, başta sahabeler olmak üzere Peygamberden sonra gelenlerin hatalı söz ve eylemde bulunduklarına / bulunacaklarına neden ihtimal vermiyoruz? Hâşa yanılmaz mı addediyoruz?
Uzağa gitmeye gerek yok. Hz. Peygamberin irtihalinin üzerinden sadece 25 yıl geçmişti. Hz. Ali ile Hz. Ayşe arasındaki ihtilaftan dolayı Müslümanlar karşı karşıya gelmişlerdi. Her iki tarafta da Hz. Peygamberin sahabeleri vardı. Ve birbirlerine kılıç çekmişlerdi; birbirlerini katletmişlerdi. Şimdi sorarım; hangi taraf katil ve hangi tarafın ölüleri şehittir? Bir şey söyleme imkânımız var mı? Yoksa her iki tarafın beşerî zaaflarından kaynaklanan bir hadise mi? Bu olayı, hiçbir şahsın kimliğine bakmadan oluş biçimine göre yorumlamamız ve kişilerin hatalarını ve yanlışlarını ifade etmemiz neden yanlış olsun? Bu olayda hataları olma ihtimali olan Hz. Aişe ve Hz. Ali ile ilgili doğru bir kanaat oluşturmak neden mahsurlu olsun? Halbuki hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyerek olayı ve taraflarını kimliklerinden bağımsız olarak sorgulayıp doğru bir sonuç çıkartmak gelecekte vuku bulma ihtimali olan ihtilaflar için ders çıkarıcı bir kazanım olmaz mı?
Hz. Ali’nin üstünlüğü ile sonuçlanan vakıa sonrasında Hz. Ali’nin bazı taraftarlarının bunu normal bir savaş (cihat) olarak addedip savaşın sonuçlarının uygulanmasını ve karşı taraftan kalanların ganimet sayılıp Hz. Ali’den talep ettiklerini biliyor muyuz? Hatta öyle ileri gidenler olmuş ki, ortamın nezahetini kaçırmamak için ifade edemiyorum.
Onun için Müslüman milliyetçiliği yapıp, geçmişin günahlarının üzerine örtü çekecek olursak tarih bizim için ders olma konusu olmaktan çıkar. Sadece bir veri olarak sayfalarda yerini alır.
İslami kesimin aydınlarının pek çoğu Emevi hanedanını değerlendirirken Hz. Ali ve evladına reva görülen haksız, hukuksuz fiillerinin ötesinde şunu ifade ettiklerine çokça tanık olmuşumdur; “Eyvallah, Emevilerin Hz. Ali ve ehline yaptıklarını onaylamak mümkün değil ama İslam tarihinin en çok fethi o dönemde gerçekleşmiştir.” diye olumlu bir şerh düşerler.
Akıllarına şu gelmiyor; “Fetih dediğiniz şey, gerçekte Allah ve Resul’ünün muradı olan bir hususu gerçekleştirmek mi; yoksa toprak ve ganimet elde etmek hevesi mi?” Pek çok tarih yazıcısı bu seferlerin amacının toprak ve ganimet elde etmek olduğunu yazarlar. Ki Emevi hanedanının adil halifesi Ömer B. Abdülaziz hilafete geldiğinde bu seferlerin pek çoğunu durduruyor ve orduları geri çekiyor.
Ömer Bin Abdülaziz Hz. Peygamberin irtihalinden 85 yıl sonra dinde tecdidi (yenilemeyi) ilk gerçekleştirenlerden birisidir. Eğer zehirletilerek iktidardan uzaklaştırılmamış olsaydı muhtemelen İslam dünyasının rönesansı o gün başlayacaktı. O bir mütefekkir; bir ilim ve hikmet adamı ve aynı zamanda tecrübeli bir devlet adamıydı. İyiyi, kötüyü; şerle, hayırlıyı tefrik eden basiretli bir yöneticiydi. İslam dünyası ondan sonra eşi, benzerine tanıklık etmedi. Adeta Allah lütfetti, onun şahsında bir inkılabı gerçekleştirdi ve yine hal diliyle sanki Emevi halkına; “örneği gördünüz; isterseniz, arzu ederseniz, gereğini yaparsınız böyle adil bir yönetimle idare edilmeyi hak edersiniz…” Ama ne yazık ki, bu inkılabın önderi Ömer B. Abdülaziz çok büyük ihtimalle Emevi ailesinin tertip ve düzeneği ile zehirletilip yönetimden uzaklaştırıldı ve Emevi ailesi de zulümlerine kaldığı yerden devam ettiler. Bu konuda çok fazla bir malumat olmamakla birlikte muhtemelen Ömer B. Abdülaziz Emevi hanedanının fetih adı altında yaptığının bir ganimet toplama sevdası, iştahı olduğunu gördü ve fetih seferlerinin önemli bir kısmını hemen iptal ettirip orduları geri çekti.
Ganimet derken belki sadece savaştan geri kalan mal ve servet diye düşünülebilir. Tabii ki sadece onlar değil. Esirler de dahil olmak üzere can ve mal üzerinde tasarruf sahibi olunuyordu.
Şöyle bir soru akla gelebilir; “İyi de Hz. Peygamberin iştirak ettiği savaşlarda da ganimet elde edilmişti.” Onlara cevabım şudur; Bugün modern dünyada da “savaş tazminatı” diye bir mali müeyyide var. Savaşa sebebiyet veren bununla cezalandırılır. O günkü dünyada da bunun karşılığı ganimetti. Burada tenkide mevzu ettiğimiz husus; savaşın sırf ganimet elde etmek niyet ve arzusu ile yapılmış olmasıdır.
Sureye ismini veren Enfal 1. Ayette Allah, “Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin.”
Ayet, “Allah ve Resulüne aittir” derken ganimetin kamu malı olduğuna işaret ediyor. Allah Resulünün şahsi malı yoktu. Onun tasarrufundaki her şey kamu malıydı. Uygun görülen nispetlerde savaşa katılanlara taksim ediliyordu. Evet, bugünkü modern anlamda bir savaş tazminatı idi. Orduya katılanlar da savaş nedeniyle şahsi kazançlarından mahrum kaldıkları için onlara da eşit bir şekilde pay ediliyordu. Hz. Peygamberin uygulamasında “ganimet” bir zenginleşme aracı değildi. Sadece orduya katılanların maişetinin karşılığı idi.
Hz. Peygamberin irtihalinden sonra pek çok mevzuda olduğu gibi fetih anlayışı da amacından saptırılarak hakimiyet alanlarını genişletmek ve kazanılan savaşların sonunda elde edilen ganimetlere (mal, servet, kadın v.s.) kavuşmaktı.
Bu anlamda Saddam’ın mazlum Kürtlere yönelik yaptığı katliam bir ilk olmadığı gibi bu anlayışla son da bulmayacak gibi, Allah muhafaza buyursun…