“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık (İslami yaşamın dışında olan), size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de, sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Huccurat:6)
“Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın (casusluk yapmayın). Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde ALLAH’tan korkun! Şüphesiz ALLAH, Tevvab’dır, Rahîm’dir.” (Huccurat:12)
“Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle, bir kadından yarattık. Ve birbirinizi tanımanız için milletlere ve kabilelere (ya da soy, boy gibi alt kollara) ayırdık. Muhakkak ki, ALLAH katında en üstün olanınız, (günahlardan) en çok sakınanınızdır. ALLAH, Alîm’dir, Habîr’dir.” (Huccurat:13)
Huccurat suresi adeta toplumsal hayatın temel kodlarını ihtiva ediyor. Cemiyet hayatında ister inansınlar ister inanmasınlar insanların toplu halde yaşamalarının temel yasalarını vaaz ediyor.
Aslında bütün ayetler insanoğlunun bu kadim problemlerine cevap teşkil ediyor. Muhtevanın genişliği ve yazımızın başlığı ile doğrudan ilgili olması hasebiyle sadece surenin üç ayetini alıyorum.
İçinde yaşadığımız zaman diliminde bu üç ayetle ilgili olarak Allah’ın ve kullarının hukukunun çok ciddi bir şekilde zedelendiğini, yara aldığını görüyor ve bu duruma üzülüyor ve onlar adına endişe duyuyorum. “İnsan nasıl bu kadar cahil, azgın ve zalim olabilir? Ahiretini dünyalıklara nasıl da böyle az bir paha karşılığında satabilir?” diye de kahırlanıyorum.
Malumdur, sahabelerden bazıları bir gün Allah Resulüne soruyorlar: “Akıllı diye kime denir?”
Cevap: “Bırakınız akıllıyı, akıllıların akıllısı dünyasını ahiretine göre yaşayandır.”
Müslüman seküler mantıkla düşünmez. Müslüman, aklıyla vahiy arasında bağ kurar ve bütün meseleleri de bu bağlam içerisinde değerlendirir.
Karşılaştığı tüm problemlerin çözümünde adeta kendi kendine şu suali sorar: “Farzı muhal şu an Hz. Peygamber aramızda olsaydı bu müşkülatı nasıl çözerdi?”
Hakikat böyle olmakla birlikte insanlar heva ve heveslerine esir düşüp buna muhalif hareket edebiliyorlar. Bakıyorum kişiler veya topluluklar, fikir, düşünce ve eylemleri üzerinden değil ırki mensubiyetleri üzerinde değerlendirilmekte ve bu mensubiyetlerle ilgili akla ve nakle mugayir onlarca komplo teorisi geliştirilmektedir. Herhalde dünyada toplum olarak bu konuda en çok zaaflı olanız.
Bir Müslüman’ın Hz.Peygamberi öz babasından daha iyi bilmiş olması ön kabulü ile bunları ifade ediyorum. Öyle bir peygamber ki Onun inananları Onu öz babasından daha iyi tanıyor olmaları gerekir. Çünkü Onun hayatının mikro ve makro boyutları, en ince ayrıntılarına hatta mahremiyetine kadar her şey siyer kitaplarında mevcut. O halde bize ne oluyor ki Onun vasıtasıyla bize intikal eden ve Onun şahsında yaşayan bir hayata dönüşen Kur’an gerçeğinin bir kısmını kabul ediyor bir kısmına sırt çeviriyoruz? Her şey açık seçik ortadayken bu şaşkınlık niye?
“…Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında rezil olmaktır…” (Bakara:88)
Yukarda paylaştığım Huccurat süresinin 6 ve 12. ayetleri “Ey iman edenler”, bir sonraki 13. Ayet “Ey insanlar” diye başlıyor. Evvelemirde müminlere sınır çizen Rabbimiz 13. Ayette de insanoğluna genel ölçü koyuyor. Rabbimiz bu ayetle adeta bize şöyle hitap buyuruyor: “Sizin farklı ırklara mensup olmanız aslında Benim eserim. Aslında siz temelde bir anne ve babadan (Adem, Havva) neşet ettiniz. Sonra çoğaldınız ve Ben sizi alış verişte, muamelatta birbirinizle daha iyi tanışmanız ve bilişmeniz için farklı alt kimlik ve aidiyetlerle sınıflandırdım. Ancak unutmayınız ki temelde hepiniz insansınız ve bu anlamda hiç birinizin birinize üstünlüğü yoktur. Irkı ve dili ne olursa olsun herkes Âdem ile Havva’nın çocuklarıdır. Renginin ve dilinin farklı olması kimseye üstünlük sağlamıyor. Üstünlük benim emirlerime karşı gösterilen hassasiyet ve yakınlıktadır. Çünkü sizi Ben yarattım. Kainatı ve onun içerisinde yaşayan sizlerin yegane yaratıcısı Benim. Yasa koyan Benim. Bu anlamda da yasalarıma uyup uymama konusundaki durumunuzu Ben taktir eder ve notunu veririm. Notu yüksek gelen bana en yakın ve en sevgilidir. Kim Benim yasalarıma daha çok dikkat ve ihtimam gösterirse Benim nezdimde üstün olan odur. Burada hümanizme yer yok. Burada adalet vardır. Derecelendirme buna göre yapılır.”
Irki asabiye, insanı adaletten uzaklaştırır. Zulme yakınlaştırır. Kur’an ve sünnette şiddetli bir şekilde uyarılmalarına rağmen mümin olduğu iddiasında olanların bu hastalıkla malul olmalarını anlamıyorum. Son günlerde bu halet-i ruhiyenin gittikçe kıvam kazandığını hissediyorum, müşahede ediyorum. Bu iklim İslam dünyası için tam bir tsunami etkisi hasıl eder. Allah, bizleri böyle bir akıbetten muhafaza buyursun.
Unutulmasın ki dillerimize pelesenk yaptığımız “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” hikmetine ram olmadığımız zaman o üzerine çok titrediğimiz devlet elimizden çekip alınır. Evet, asıl olan insanı ADALETLE yaşatmaktır. Devlete kurban etmek değildir.