Türkiye Yönetilebilir Bir Ülke Olmaktan Çıkabilir

by Fahrettin Dağlı

Bir toplumun en büyük sermayesi sosyal itminan halinin zenginliğidir. Dünya Sağlık Örgütü ‘sağlık’ kavramını tanımlarken; ‘Ruhen ve bedenen tam bir itminan hali’olarak tarif eder.  Aslında, insanların bedeni rahatsızlıklarının temelinde de ruhî sıkıntılar ve çelişkiler yatmaktadır. Bunun farkında olan sağlık otoritesi ruhî durumu öne almıştır. Bir toplumun sosyal refah düzeyi ne kadar yüksekse klinik rahatsızlıklar da o ölçüde düşüktür. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sağlık alanına bütçe ayırırken en önemli dilimini tedavi hizmetlerine (klinik tedavi) değil, koruyucu hekimlik hizmetlerine ayırmaktadır. Yani klişe ifadesi ile ‘Hastalanmadan önce hasta olmamayı öncelemek.’ Çevre, gıda, mimari ve diğer yaşamın mütemmim cüzleri durumunda bulunan her şeyi toplumun ruh sağlığını menfi etkilemeyecek duruma getirmektir. Toplumun göz estetiğine bile dikkat etmektir.

Bu gün Türkiye toplumunun ve özellikle genç kesimin önemli bir kesimi ruhi bunalımlarını aşabilmek için ya uyuşturucu madde kullanımı, ya alkol veya sıradanlaşan sigara kullanma alışkanlığı edinmektedirler. Hastanelerin psikiyatri kliniklerinin önündeki kuyruklar da bu olumsuzlukları resmetmektedir.  Ve başka bir endikasyon; orta öğretim ve üniversite gençliğinin önemli bir kesimi psikiyatrik ilaçlar kullanmaktadırlar.

Hükümetin önem verdiği projelerinden biri olan ve önemli bir bütçenin ayrıldığı ‘sigara bırakma’ kampanyası başarılı olmamıştır. Gençler arasında gittikçe yaygınlaşan bir alışkanlığa dönüşmüştür. Üniversitelerde neredeyse kullanmayan gençler azınlığa düşmüştür.

Bu toplumun kimyasının önemli ölçüde bozulduğuna dair kanaat, bilimsel verilerle teyit edilmektedir. Sağlık Bakanlığı’nda görev yaptığım sıralarda dönemin üst bürokrasisine durumun vahametini hatırlatmaya çalışmıştım. Düşünebiliyor musunuz; koskoca bir Sağlık Bakanlığı teşkilatında ruh hastalıkları ile ilgili birim küçük çaplı bir daire başkanlığı tarafından yürütülüyordu. Başkanlık bir sağlık memuru tarafından deruhte ediliyordu. Bünyesinde psikiyatri hekiminin bulunmadığı bir birim. Dünya sağlık otoritelerinin en önemli saydığı bir hususun bizdeki karşılığı buydu. İlgililerine konunun önemini ifade ettiğimizde ise umursamaz bir tavırla karşılanmıştık.

Evet, bu gün tehlikeli bir boyuta erişmiş olan bu devasa problemle ilgili olarak bırakınız çare aramayı, bunu rehabilite etmek, suhulete kavuşturmak makamında olan otoriteler tutum ve davranışları ile adeta bu koru körüklemektedirler.

Ülkenin Başbakan Yardımcısı diyor ki; “Biz yüzde 50 oy alıyoruz. Fakat geriye kalan yüzde 50’de bir nefret söylemine dönüşüyor. Bu, bizim yüzde 50 oyumuza engel olmaz. Ama Türkiye yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkabilir.”

Ne kadar doğru bir tespit değil mi? Doğrusu bu ‘hak’ teslimine şapka çıkartılır. Evet, burada asıl önemli olan vurucu cümle; ‘Türkiye yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkabilir’ ifadesidir.

Türkiye toplumunun ruh sağlığını ölçebilmenin en önemli göstergelerinden birisi sosyal ağlarda sergilenen ilişki biçimleri, karşılıklı anlayış ve idrakler. Kısa bir gezinti ile fotoğraf netleşiyor.

Sosyal ağlarda paylaşımlarda bulunan Müslümanlara sorarsanız büyük çoğunluğu size Hucurat 6’yi ‘Ey iman edenler! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınızdan pişman olursunuz.’ veya buna munzam diğer benzer ayetleri bir çırpıda ifade edeceklerdir.

Bu gerçeği topluma hatırlatacak, onları uyaracak, ikaz edecek, irşat edeceklerin kendileri bu hastalıkla malul hale gelmişlerdir. Yani tuz kokmuştur. Her gün siyaset meydanlarında kullanılan dil bile bu gerçeği tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir. Bir Müslüman siyasetçi kimliği ile kendisini bağıtlayan hakikatleri devre dışı bırakmak suretiyle söylediklerinin, naklettiklerinin doğruluğunu araştırmadan ve sadece siyasi ikballerine hizmet ettikleri ölçüyü kıstas alan bir politik gerçeklikle karşı karşıyayız.

Bahis konusu politik figürlerin ifade ettiklerinin toplum nezdindeki karşılığını, müşterisini gördüğünüzde de toplumsal fotoğrafı netleştiriyorsunuz. ‘Nasılsanız öylece de yönetilirsiniz’ hakikati ile yüzleşiyorsunuz.

İslam bu hastalığa karşı bir takım vazifeler ve sorumluluklar vazetmiştir. Mesela Maide 63’te: “Gerçek dindarların ve din bilginlerinin, onları günah olan bir söz söylemekten ve haram yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür!”  

Bu ayetin ışığında öncelikli olarak şu soruyu sormak lazım; bu ülkede din âlimi var mı acaba? Bu hakikati seslendirecek birileri var mı? Varsa sesi soluğu nerede? Bu fecaat karşısında duruşu, kıyamı nedir?

Aslında ismi din âlimine çıkmış onca ilahiyatçılar her gün sosyal ağlarda birbirlerine laf yetiştirmekle vakit geçiriyorlar. Bilek yarışı gibi birbirlerini tuş etmenin derdindeler. Polemiğe vesile olmamak ve günaha girmemek nedeniyle isimlerini burada sayamayacağım onlarca ilahiyatçı ve onlara alkış tutan milyonlarca taraftar var bu ülkede. Birbirlerine karşı her türlü yalan, iftira ve kumpası rahatlıkla sözkonusu eden ilahiyatçılar ve bunları alkışlayan taraftarlar. İmanın pazarda az bir paha karşılığında alınıp, satıldığı bir piyasa. Sadece bir örnek vereyim; her ikisi de bu günkü geçer akçe olan taraftarlık asabiyesi ile hükümeti irşat (!) eden iki ilahiyatçının durumunu gösterir fotoğrafın adreslerini veriyorum. Lütfen yerinmeyin sosyal ağlarda meşhur olan ilahiyatçının üslubunu görün ve hayıflanın. Bu zatın internet ortamında belki de milyonlarca izleyicisi ve taraftarı vardır.

‘http://haber.star.com.tr/yazar/hocalarin-tartismalari/yazi-972949’

‘https://www.youtube.com/watch?v=VZA5xD1İıxı’

İkisi de hükümet ve taraftarlarının gözdelerinden olan, yazı ve videoları binlerce kez paylaşılan iki ilahiyatçının fotoğrafı. Sosyal ağlarda bu üslupsuz, ilimden, ahlaktan ve hikmetten mahrum binlerce görüntü ve yazı.

Tekrar başa dönüyorum ve Sn. Arınç’ın ifadesinin altını çizerek tekrarlıyorum; ‘Türkiye Yönetilebilir Bir Ülke Olmaktan Çıkabilir.’ Bu kadar nefret psikolojisinin yaygınlaştığı bir Türkiye yaşanabilir bir iklimden mahrum kalabilir. Bunun ciddi emareleri var.

İktidarda dâim kalabilmek için bütün hakikati alt üst eden irade bu tehlikenin farkında mı, değil mi? Bir Müslüman olarak iktidar erkini, toplumu sevk edeceği bir eminlik ve rahmet merkezinin vasıtası olarak düşünmeleri gerekmez mi?

Bir sözümde bütün bu olumsuz akıbeti görmek istemeyen asabiyeci taraftara;

Türkiye yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkarsa bu durum sizi memnun mu edecek?

Etmeyecekse sen-ben kavgasına ve neredeyse kişisel meydan kavgalarına dönüşen bu süreçten bireysel ve toplumsal hangi çıkar hesapları yapıyorsunuz?

Büyük bir ekseriyetiniz bu akıbet ile karşılaştığınızda da, utanmadan, arlanmadan beylik ifadelerinizi serdedeceksiniz; ‘aslında ben uyarmıştım, şunu şunu ifade etmiştim. Ancak, beni dinlemediler.’

Böyle düşünenler şunu bilsinler ki, artık eskisi gibi değil. İfade ettikleriniz, yazdıklarınız kayıt altında. İnkârı kâbil olmayacak. Ve sizler hem kendi nefsinize ve hem de bütün varlığınızla arkasında durduğunuz iktidar gücüne zulmediyorsunuz.

Çünkü bu iklimin oluşumunda politik iktidar figürlerinin tutum ve davranışları, ne pahasına olursa olsun doğru, yanlış hesabı yapmadan güç sahiplerine arka çıkmaları ve alkışlamalarıdır. Hakikati ifade etmekten yutkunmalarıdır. Üç kuruşluk dünya nimetine yenik düşmeleridir. Her türlü yalana mahkum köle ruhlu nadanlıkları ve zalimlikleridir.

Viran olası hanenizde baki kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Ahiret, hesap günü hiç mi dünyanızda yer etmiyor?

Kur’an-i tabirle, veyl olsun bu halinize demek geçiyor içimden.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept