Suçlu Sadece Bu Kadın mı?

by Fahrettin Dağlı

Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı hanımefendi ile eşi işledikleri fiil nedeniyle günlerdir muhalefet ve iktidar taraftarlarının lincine maruz kalmaktadır. Toplumsal muhalefetin haleti ruhiyesi anlaşılabilir. Ama halkın gün geçtikçe fakirleştiği, milyonlarca emeklinin açlık sınırında yaşadığı, ailesinin geçimini temin edemediği için cinnet getirip intihar edenlerin bulunduğu bir ülkede kumar masasında bile kazanılamayacak bir meblağın borsa oyunlarıyla çok kısa bir zamanda muazzam bir nemalanmayla elde edilmesi elbette halkta bir infiale sebep olacaktır.

Ancak burada dikkati çeken husus, iktidar mensupları ve taraftarlarının hanımefendiyi hedefe koyup lince tabi tutmasıdır. Halbuki iktidar gazetecilerinden birinin “AK Parti içerisindeki temaslarım sonucunda şunu görüyorum ki neredeyse hiç seveni olmayan bir profilmiş.” dediği hanımefendiyi bakan yapan, partinin genel başkan yardımcılığına oturtan, onunla da kalmayıp aile efradını iktidar nimetleriyle sermest eden irade de hep aynı iradedir.

Bu kesimler suçlamaları biraz daha ileri götürerek hanımefendinin reisi arkadan hançerlediği, reisin güvenini boşa çıkardığı, itibarına leke düşürdüğü vb. ifadelerle tepkilerini dile getirmektedirler.

Şimdi sorulması gerekeni soralım: Burada suçlu kim? Asli ve fer’i suçlular kimler?

Cevabı bütün samimiyet ve ahlaki ölçülerle ortaya koymak adalet anlayışımızın gereğidir.

Hepimiz toplansak, linçleme, hakaret etme, yüzüne tükürme seansları düzenlesek bu durum nefsimizi tatmin etmenin ötesinde ne işe yarar? Aslında bunu yapmakla problemin üstünü örtmüş, hedefi de şaşırtmış oluruz.

Türkiye’de yolsuzluk, soygun mekanizması sadece bugünün meselesi de değildir, hep ola gelmiştir. Ama eskiden kör topal işlev gören denge denetim kuruluşları bugün tamamen fonksiyonsuz bırakıldığı için eskiyle kıyaslanmayacak derecede bir yolsuzluk vurgunuyla karşı karşıya olmamız şaşırtıcı bir durum değil.

16 Nisan 2017 tarihinde oylanan Türkiye Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Referandumu öncesinde yüzlerce insan sözleriyle, yazılarıyla çağrılarda bulundular, hatta öyle ki, Ak Parti kitlesine yalvarma derecesinde olumsuz oy vermeleri konusunda telkinler yapıldı. Evet demekle Erdoğan’a iyilikte bulunulmayacağı ısrarla anlatılmaya çalışıldı. Olumlu sonuç çıkarsa Türkiye idari sisteminin otoriter tek adam rejimine geçeceği, kuvvetler ayrılığı prensibinin işlemez hale geleceği, yönetimin bütün enstrümanlarının tek elde toplanacağı ve bunun da keyfi bir yönetime kapı aralayacağı anlatıldı. Ne yazık ki, mevzu bir parti taraftarlığı asabiyesiyle ele alındığından bütün bu sözler, yazılar, ikazlar etkisiz oldu.

İşte bugün gündemimizi işgal eden onca sorun bu rejimin tabii sonuçlarıdır.

Bu tür rejimlerin siyasi liderlikleri mahkum ettiği haleti ruhiyenin anlaşılması durumu daha net açıklayabilir.

-Kişi sadece kendi doğrusunu ve isteğini önemser. Kendi kararlarını eleştirilemez görür.

-Kendini herkesten üstün görür. Başkalarının hak ve hukukunu hiçe sayar.

-Dünyevi zevkleri, makamı ve gücü hayatın tek amacı haline getirir. Bunları elde etmek için her yolu mubah sayar.

-Kendi hatalarını asla kabul etmez. Her zaman hata başkasındadır..

Lord Acton’un iktidar / güç bozar, mutlak iktidar / güç mutlaka bozar dediği bir aşamaya gelinmiştir. İslami ifadeyle, iş, “nefsin mabutlaşması” aşamasına evrildi. Yani Ak Parti tabanı kendi elleriyle hem iktidar aktörlerine ve hem de topluma büyük zarar verecek bir sistemin (daha doğrusu sistemsizlik) startını verdi, önünü açtı.

Bu aşamadan sonra Gerek mer’i hukuk sistemimizin ve gerekse İslam kültürünün yönetime dair enstrümanlarının hepsi askıya alındı.

-Mülkün temelinin adalet olduğu unutuldu.

-İktidarın bir emanet olduğu, eğer o emaneti adaletle, ehliyetli ellerle koruyamazsak mülkün ayakta tutulamayacağı unutuldu.

-Ülkenin işlerinin vatandaşların temsilcileriyle istişare edilerek, ortaklaşarak, ortak akılla, oydaşmayla yürütülebileceği unutuldu.

-Hiçbir işte hukuka, yasalara, meşruiyete uymak gereği düşünülmedi.

-Vatandaşların hak ve hukukunu gözetmek, hakların birbirine geçmemesi için tedbir almak, halkın can, mal, akıl, nesil ve inanç güvenliğini devletin koruması altında bulundurmak gereği unutuldu.

-Toplumsal barışın sağlanması için evrensel hukuk ve İslam hukukunun garanti altına aldığı hakların tanınması, etnik ve dinsel aidiyet ne olursa olsun herkesin kanun önünde eşit sayılması şartı ihmal edildi.

Bunlar yapılmayınca Hz. Peygamberin haber verdiği kıyametimiz kopuyor. Biraz parti asabiyesinden uzaklaşıp insaflıca bakalım, yukarıda sıraladığım hususlar sizin için bir anlam ifade ediyor mu, ehemmiyete haiz mi? Eğer değilse işte en korkunç olan da budur. Bu durum -Allah muhafaza- kötülük toplumu (Barabbas toplumu) olduğumuza bir delalettir.

Hayatımıza anlam katan bu değerleri basit siyasi polemiklere kurban verirsek kendimize ve topluma yazık etmiş oluruz.

Sonuç olarak derim ki, bu insani / toplumsal problemimizi bir kadının üstünde tepinerek, onu linç ederek çözemeyiz, hatta ağırlaştırırız. Gelin bu siyasal rejimi tashih edelim, devletin bütün kurumlarını hukukileştirelim, denge denetim kuruluşlarımızı yeniden inşa edelim. Bunu başarabilecek ilim, ahlak ve tecrübede yetkin yetişmiş insan sayımız yeterlidir. Öncelikle toplumda bir ahlak inkılabının çoban ateşini yakarak, gönüllerde meşaleler tutuşturarak başlayalım. Umutsuzluğa, rehavete düşmeden marufu çoğaltalım, münkerin üzerine gidelim. Kötülüğü sıradanlaşmasına müsaade etmeyelim. İman iddiasında bulunduğumuz İslam, insanı yalnızca kendi fiillerinden sorumlu tutmakla kalmamakta içinde yaşadığı toplumda kötülük karşısında aldığı veya almadığı ahlâkî tutumdan da sorumlu tutmaktadır.

Sözü rahmetli Hasan Turabi’nin hikmetli ifadesiyle noktalayalım.
“İktidara geldiğinde kendisini engelleyecek bir kriter ya da ölçü olmayan kimse, Allah’ın kendisini gözetip denetlediğini de unutur. Yolsuzluk, mal sevgisi ve ihtirası bir kanser gibi yavaş yavaş yayılarak onu ele geçirir ve ne kadar çalsa da doymamaya başlar.”

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept