Merhum Cahit Zarifoğlu ne güzel ifade etmişti; “Burası dünya, ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi; ekip biçip gidecektik.”
Olup bitenler Türkiye Müslümanlarının nasıl bir dünyevileşme rüzgarına maruz kaldığını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
Zaman zaman haklı çıktığımızı beyan sadedinde “ben demiştim / söylemiştim” deriz. Bu ifade tarzında biraz benlik/ego kokusu olduğundan tevazu erbabı ifade etmekten sarfı nazar etmiştir. Böyle olmakla birlikte zararlı sonuçlarının olabileceği baştan apaçık belli olduğu bir işi sürdürmeye ve sonradan malum olan sonuçla karşılaşıldığında insanın o anki haleti ruhiyesiyle ağzından çıkıyor; “ben demiştim.” Muhtemeldir ki, çoğunluğumuz bugünler de böyle diyordur.
Son birkaç gündür bir bakıma Türkiye’nin değişmeyen gündemi olan yolsuzluğu en kahırlı haliyle konuşuyoruz. Öyle bir yolsuzluk ki, öncekilere tüy diktirecek bir vaka. Her bir yolsuzluk vakasında “bu kadar da olmaz” dedirtiyor dedirtmesine de bir süre geçtikten sonra ondan daha büyüğüyle karşılaşınca diyecek bir söz kalmıyor.
Bu ucube siyasal rejimin böyle sonuçlar doğuracağı az çok akleden herkesin bilebileceği bir gerçektir. Aynı sebepler aynı sonuçları doğurur. Dünyayı yeniden keşfediyor / tecrübe ediyor değiliz. Elin insanları devlet yönetiminde birbirlerini denetleyen bağımsız güçler ihdas etmişler ve adına da kuvvetler ayrılığı demişlerdir. Birileri yanlış yaparsa onu denetleme makamında olan otomatikman hemen devreye girer.
Bugün birileri bize yasama gücünün işlevinin ne olduğunu izah edebilir mi? Fiiliyatta yasama gücünün yürütmeyi denetlediğini iddia edebilir mi? İddia eden çıkarsa inanır mıyız? Yürütmenin başı meclisteki grup çoğunluğu nedeniyle aynı zamanda yasamanın da başı gibi işlev görüyor. Yasalar yukarılarda hazırlanılıyor, şekil veriliyor ve onay için yasama kurumuna gönderiliyor. Yasama kurumu sadece şekil unsurunu tamamlıyor, bir bakıma noter görevi görüyor.
Peki, bir yürütme gücünden bahsedilir mi? fiili olarak öyle bir güçten de bahsedilemez. Çünkü bakanların bile iradeleri mefluç durumdadır, karar sahibi bir tek kişidir.
Yargı gücü ise tamamen yürütmenin kontrolüne girmiş durumda. Perinçek’in ifadesiyle siyasetin kelbi durumuna gelmiştir.
Gelişmiş ülkeler, asırlar sonra tecrübeyle keşfettikleri “güçler ayrılığı” prensibi ve o işlevi gören kurumsal yapılar idare namına bugüne kadar kusurlarıyla birlikte en iyi işleyen bir denge denetim mekanizmasını inşa ettiler. Bizler bu evrensel hakikati yarım yamalak yakalamışken tekrar geriye gidip devlet idaresini bir kişinin şahsi iradesine ve tasarrufuna bırakma bahtsızlığını yaşıyoruz.
Dindarlık söylemleriyle iktidara taşınan siyaset aktörlerine sormak lazım: İslam’ın siyasete / idareye dair temel düsturları nelerdir?
Çok değil, sadece temel beş dustür; Adalet, Emanet (liyakat), istişare (şûra), Meşruiyet, Maslahat. Bunları biraz açalım.
1. Adalet
• Mülkün Temeli: Adalet, yönetimde ve hukukta ayrım gözetmeksizin hakkın yerine getirilmesidir.
• Evrenselliği: Kur’an’da (Nisa Suresi, 58) insanların aralarındaki hükümlerde adaletle davranılması emredilir. Bu kural dost veya düşman, müslim veya gayrimüslim herkes için eşit şekilde geçerlidir.
2. Emanet ve Liyakat
• Görevin Ehline Verilmesi: Kamu görevlerinin ve yetkinin, o işi en iyi yapacak, adil, dürüst ve yetkin kişilere (ehliyet ve liyakat sahibi) verilmesi esastır.
• Halkın Emaneti: Yönetim yetkisi yöneticiye mülk olarak verilmez; toplum tarafından verilen ve Allah katında sorumluluğu olan bir emanettir.
3. İstişare (Şûra)
• Ortak Akıl: Devlet başkanının veya yöneticilerin önemli kararları tek başlarına değil, uzmanlarla ve toplumun temsilcileriyle (TBMM) istişare (danışma) yaparak alması kuraldır.
• Meşruiyet: Yönetimin meşruiyeti, halkın rızasını almasına ve istişare mekanizmasını işletmesine bağlıdır.
4. Meşruiyet ve Kanun Hâkimiyeti
• Hukukun Üstünlüğü: Yöneticinin arzularına göre değil, ilahi adalet ilkelerine ve hukuka bağlılık esastır.
• Halkın Hakları: Yönetilenlerin can, mal, akıl, nesil ve inanç güvenliği devletin koruması altındadır.
İslam düşüncesine göre bir yönetimin meşru ve makbul sayılması için belirli bir yönetim şeklinin adından ziyade; adaleti ayakta tutması, emaneti koruması ve toplumsal barışı sağlaması gerekir.
5-Maslahat
Devletin temel varoluş gayesi, bireylerin ve toplumun menfaatlerini korumak, adalet ve düzeni sağlamaktır. Yönetimde kamu yararını gözetmek, fayda sağlamak ve zararı önlemektir.
Hakkında doğrudan bir ayet veya hadis bulunmayan devlet işlerinde, kamunun ortak iyiliği gözetilerek kararlar alınır.
İslam hukukçuları, devletin gerçekleştirmekle yükümlü olduğu ve “maslahat” kapsamına giren en temel beş hakkı şöyle sıralar:
• Canın Korunması: Toplumda can güvenliğinin ve asayişin sağlanması.
• Malın Korunması: Mülkiyet hakkının, ticaretin ve ekonomik adaletin güvenceye alınması.
• Aklın Korunması: Eğitimin desteklenmesi, akli sağlığı tehdit eden unsurlarla mücadele edilmesi.
• Neslin Korunması: Aile kurumunun korunması ve sağlıklı bir toplumsal yapının inşası.
• Dinin Korunması: İnanç ve vicdan hürriyetinin sağlanması, dini değerlerin muhafazası.
Şimdi gelelim bu esaslar muvacehesinde akli ve kalbi selim ile mevcudu kıyaslayalım, bakalım nasıl korkunç bir manzarayla karşı karşıya olduğumuzu görelim.
Mevcut iktidar politikalarını evrensel değerlerle açıklamayacağımız gibi İslam’ın yönetime / idareye dair esaslarıyla da telif etme imkanı yoktur. Mevcut siyasal rejime ucube derken tam olarak bunu demek istiyorum.
Bu durum sadece hukuka, sosyal hayata, siyasal düzene, ekonomiye zarar vermekle kalmadı, yapılanların sonucunda İslami değerler büyük bir itibar suikastına uğradı. Halkın Müslümanlara olan güveni önemli ölçüde yara aldı. Bundan böyle siyaset yapacak olan samimi dindarların önüne psikolojik bariyerler konuldu. 28 Şubat’ın sembolü olan başörtüsü, Müslüman kadının inançlarından kaynaklanan hakkı olduğuna dair anlayış tersyüz edilerek bir siyasal simge haline getirildi. Dindar kadınları birtakım mesleklerde istihdam etmek, görünür kılmak onların itibarını yükseltmedi tam aksi sıradanlaştırdı.
Velhasıl kelam, günün sonunda hiç de iyi bir hikaye bırakmadan gidecekler.
Burada bu vesileyle halen din, diyanet kaygısıyla Ak Parti iktidarını destekleyenlere bir çağrıda bulunmak isterim: Eğer gerçekten dininiz endişesiyle bu iktidarın arkasında duruyorsunuz, zulme destek veriyorsunuz demektir. Halkın ekmeğini çalmak zulümdür ve Allah bu fiili işleyenleri, karşı çıkmayıp destekleyenleri, meyil gösterenleri ateşle tehdit ediyor:
“Zalimlerin yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar. Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre bir yerden yardım da göremezsiniz!” (Hud:113)
Allah’ın dini fanilerin korumasında değil, bizatihi Allah’ın korumasındadır. Kimse size Allah, Peygamber diyerek aldatmasın, söylemlerine değil işlerine bakın. Siz nefsinizde olanı tashih ederseniz canibi zengin Allah da daha iyilerini, daha hayırlılarını başınıza yönetici olarak tayin eder. Allah’a güvenin, itimat edin! Politika simsarlarının sizi aldatmalarına, yanıltmalarına fırsat vermeyin! Veballerini yüklenmeyin!