Kötülüğün Sıradanlaşmaya Başladığı Zamanlar

by Fahrettin Dağlı

“Kötülüğün sıradanlığı” kavramını ilk dile getiren Hannah Arendt idi. 20. Yüzyılın Alman asıllı Yahudi kökenli Amerikalı siyaset kuramcılarından olan Arendt, Kudüs’te yargılanan Nazi subayı Adolf Eichmann’ın davasını izlerken dikkatini çeken temel husus, milyonlarca insanın ölümüne yol açan bir soykırım sürecinin önemli aktörlerinden biri olan Eichmann’da beklediği türden sıra dışı veya patolojik bir kişilik görmemesiydi. Kendisine verilen emirleri yerine getiren ve bürokratik mekanizma içerisindeki sorumluluklarını yerine getirdiğini düşünen sıradan bir memur gibi duruyordu. İşte insani ürküten en önemli durum da buydu.

İnsan bazen düşünmeden, sorgulamadan, yaptığı işin ahlâkî sonuçlarının ne olacağını vicdanında tartmadan, ölçmeden, içerisinde bulunduğu sistemle uyumlu olarak büyük kötülüklerin parçası olabilir. İçinde bulunduğu mekanizma içerisinde herkes kendisine yüklenen görevi ahlaki bir sorgulamaya tabi tutmadan yerine getiriyorsa mesele yoktur gibi durur. “Kararı ben vermedim, sadece verilen kararları uyguladım, herkes gibi kanunun bana yüklediği görevleri yerine getirdim”. İnsan yalnızca düşünmediği için değil, hakikatle arasındaki ahlâkî bağı kopardığı için de kötülüğe açık hâle gelmektedir.

Bizim kamu yönetimimizde de uzun yıllardır bu düşünce hakim. “İtiraz etsem ya da etmiş olsaydım, verilen emri yerine getirmediğim için işimden, aşımdan olurum” gibi bir mazerete sığınılıyor.

Toplum da bu anlayışı kabullenmiş durumda; “Bütün siyasal iktidarlar yolsuzluk yapıyor, bunlar da yapıyor, yani sürpriz bir durum yok. Sıradan organize işler”.

Her gün farklı neviden yolsuzluk haberleriyle uyanıyoruz. Öyle bir hal aldı ki, hemen hemen her gün genel veya mahalli yönetimlerde siyasi aktörlerin karıştığı yolsuzluk haberlerini okuyoruz, izliyoruz. Yolsuzluğa adı karışanlar iktidar partisindeyse muhalefet, muhalefetteyse iktidar aktörleri hücuma geçip hasmını bastırmaya çalışıyor. Hiç kimse bunun toplumda hasıl ettiği travmayı hesaplamıyor. Bir süre sonra bu haberler artık vaka-ı adiye olarak görülmeye başlıyor. Sürekli karşılaşılan yolsuzluklar, tekrarlanan yalanlar veya sürekli maruz kalınan adaletsizlikler bir süre sonra insanın ahlâkî tepki eşiğini yükseltiyor. Dün çok kötü gördüğü ve tepki gösterdiği kötülüklere karşı hassasiyet azalıyor, ahlâkî tepki giderek zayıflıyor. İnsan önce kötülükten rahatsız olur, sonra alışır, daha sonra ona karşı sessizleşir ve nihayet kötülüğü görse bile ahlâkî bir tepki göstermemeye başlar. Bir süre sonra “yanlış yapıyorum” demek yerine “başka seçeneğimiz yoktu”, “şartlar bunu gerektiriyordu”, “zaten herkes böyle yapıyor” veya “daha büyük bir amaç için bunu yapmak zorundaydık” mazeretlerini üretiyor. Bu dönemde en çok da son mazerete sığınılmaktadır; “Daha büyük, daha ulvi bir amaç için bunu yapmak zorundaydık.” Bunu biraz açalım.

Toplum öyle hipnotize ediliyor, öyle inandırılıyor ki, ‘ulvi hedefe varmak için bir takım usul ve ölçüler ihmal edilebilir’ anlayışı çoğunluk tarafından kabul görüyor. Halbuki “Def’i mazarrat, celb-i menafiden evladır (Zararı defetmek, faydayı elde etmekten daha önceliklidir)” denilmiştir. Halkın zihninde ise mevzu “Eskiden beri süre gelen kötülükleri önlemek mümkün değildir, tasavvurumuzdaki yönetim modeline erişinceye kadar bu durumu kabullenmek zorundayız” şeklinde yerleşmiştir.

İslam düşüncesine göre kişinin ahlâkî sorumluluğu başka bir kişiye, gruba veya otoriteye devredilemez, belirsiz bir zamana ertelenemez. “Liderimiz, önderimiz, şeyhimiz böyle dedi, böyle uygun gördü” mazereti şahsi sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz.

İslam, insanı yalnızca kendi fiillerinden sorumlu tutmakla kalmamakta, içinde yaşadığı toplumda kötülük karşısında aldığı veya almadığı ahlâkî tutumdan da sorumlu tutmaktadır. Allah “Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker” görevini müminlere yüklemiştir. Müminler marufu önermek (iyiliği, hayrı, güzelliği duyurmak, yaymak) ve münkeri (zararlı, kötü olan şeyleri) tel’in etmek, önlemek makamındadır.

Bu bağlamla ilgili olarak Hz. Peygamber: “Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle, buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin (kalben hoş görmeyip karşı çıksın). Bu ise imanın en zayıf derecesidir” diye buyurmuştur. Burada üç farklı müdahale düzeyinden söz edilmekle birlikte ortak nokta, kötülük karşısında kayıtsız kalmanın kabul edilmemesidir. İnsanın imkânı değişebilir, müdahale biçimi değişebilir, fakat münkerle arasındaki ahlâkî mesafenin ortadan kalkmaması gerekmektedir.

Bununla ilgili Kur’an’da geçen meşhur kıssa ‘Cumartesi Yasağı’dır. Malum, İsrail oğulları Hz. Musa’dan, kendileri için bir ibadet günü tayin etmesi hususunda Allah’tan dilekte bulunmasını talep ederler. Allah da cumartesi gününü onlar için ibadet günü olarak bildirir. O gün Allah’a ibadetin dışında hiçbir dünyalık iş yapmamaları gerekmektedir. Allah’a yöneltilen her talebin yerine getirilmesine karşı Allah da sürece bir sınav konusu koyar. Geçimlerini balıkçılıkla karşılayan İsrailoğulları balıkların en çok cumartesi günü kıyıya vurduğunu görünce cuma gününden ağlarını denize bırakıyorlar ve pazar günü de ağlara takılan balıkları alıyorlar. Bu durum karşısında o toplum üçe bölünüyor. Bir bölümü hile-i şer’iye yaparak yasak fiili işleyenler, ikincisi bu yasağa uymayan yolsuzlara karşı gelen, onları Allah’a verdikleri söze uymaya davet edenler ve üçüncüsü ise “günah onların günahı, ahirette hesabı verecek olan da onlar” diye olup biten karşısında kayıtsız kalanlardı. Cenab-ı Allah yasağı çiğneyen ve onlar karşısında kayıtsız kalan iki grubu cezayla tehdit ediyor, münkere karşı duran ve marufu öneren grubu da cennetle müjdeliyor.

Yine Cenabı Allah müminlere marufu önerme ve münkeri önleme görevlerini onlarca ayetle hatırlatmaktadır.

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Ali İmran:104)

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız…” (Ali İmran:110)

“Bunlar Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten menederler ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar iyi kimselerdendir.” (Ali İmran:114)

Allah bu ayetlerle toplumun içerisinde sigorta vazifesi gören bir adil şahitler grubunun bulunmasını olmazsa olmaz şart olarak zikretmektedir. Al-i İmran 110. Ayetteki, “Siz, insanlar içinde ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız…” zikriyle adeta Allah’a imanı iyiliği emretme, kötülükten menetme şartına bağlıyor. Eğer bir iman iddianız varsa bunun ispatı bu görevin yerine getirilmesidir.

Bugün bu ülkede herhâlde mahrum olduğumuz en önemli husus, içimizde güçlü bir şekilde topluma marufu öneren, münkerin önüne geçen bir grubun olmamasıdır. Onun için de kendi kıyametimizi yaşıyoruz.

En kötüsü de imanın en zayıf belirtisi olan “kötülüklere kalben buğzetme” konumunu bile kaybetmemizdir. Yani baştan Hannah Arendt’ten alıntıyla altını çizdiğimiz “kötülüklerin sıradanlaşması” aşamasına geçmiş olmamızdır.

Öyle olmasaydı milletin nimet ambarlarına dadanan fareler karşısında daha güçlü bir tepki verip, sorumluluğu olan herkesi hesap vermeye davet edebilirdik. Herkesten önce Müslümanlık iddiasında olup mevcut iktidarı sırf “Müslümanlık” sebebiyle destekleyen kitlenin bunu yapması gerekirdi. “Ama muhalefet belediyelerinde de yolsuzluklar yapılıyor” gibi mazeretlere sığınıp yapılanların sıradanlaştırılmaması gerekirdi. İktidar partisinden pek çok ismin yolsuzluklara karışması ancak “bal tutan parmağını yalar” veya “Herkes gücü nispetinde kamudan menfaat temin ediyor ve onlara bir şey olmuyor, takibata uğramıyorlar, kendilerinin, çocuklarının geleceklerini garanti altına alıyorlar, ben de oturduğum makamın bana sağladığı ayrıcalıklardan yararlanıp biraz kazanıp bir köşeye koysam ne olur?” anlayışıyla izah edilebilir. Bu anlayış yaygın bir şekilde paylaşıldığında toplumda kötülük sıradanlaşmaya başlıyor. İktidarı destekleyen kitle, iktidar imkanlarından yararlanmanın belki de en küçük hali olan çocuklarının kamuda işe yerleştirilmesiyle teselli bulup kötülükler karşısında sessiz, kayıtsız kalıyor.

Eğer “Barabbas toplumu (kötülük toplumu)” olma yolundaki bu gidişattan fabrika ayarlarımıza geri dönmezsek korkarım kıyametimiz kopacaktır. (Allah muhafaza)

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept