Yaşadığımız sosyal, siyasal, iktisadi kriz son derece ciddidir ve her ciddi sorun gibi aşılabilmesi her şeyden önce mahiyetinin doğru bir şekilde anlaşılmasına bağlıdır. Bu ise, ne kadar tatsız olursa olsun hakikatle yüzleşebilme ahlaki cesaretini gösterebilmeyi, entelektüel etkinliğin dayanması gereken moral değerler dışında hiçbir sınırlamaya tabi olmadan onları sorgulamayı, kısaca derin tefekkürü gerektirir.
Bugün siyaset ve bilim adamları, köşe yazarları ve ekonomistlerin büyük çoğunluğuna göre Türkiye’nin en büyük sorunu hukuksuzluktur. Siyasetteki tıkanma, yolsuzluk ve ekonomik çöküntü hukukun yerini keyfiliğe bırakmasının sonuçlarıdır. Bu tabloda toplumsal yozlaşma veya çürümenin ortaya çıkması da kaçınılmazdır. Çürümeyi, yozlaşmayı en derin, en kapsamlı ve en kahırlı anlamıyla kullanıyorum.
Türkiye’nin mevcut meseleleri bir hükümet problemi olmaktan çıkmıştır. Siyasetin ve devletin yeniden yapılandırılmasının gerektiği bugün kendini bütün ağırlığıyla hissettiriyor. Türkiye’de çok partili siyası tecrübe, köylü kültürünün imkan aralıkları içinde gelişmiş ve sonunda köşeye sıkışıp, tükenmiştir. Zamanımızda sergilenen siyaset köylü kültürünün siyasetidir. Bu siyaset anlayışı hukuk anlamaz, istemez ve sevmez. Ancak selametimiz için hukukun kültür haline gelmesi, kültürün de hukukileşmesi gerekiyor. Aksi taktirde, “ne istediler de vermedim, verdimse verdim, aldımsa aldım, ne olmuş” gibi ifadelerle yol almaya çalışırız.
Osmanlı hanedanını tasfiye etmekle sultanizmi de lağvettiğimizi zannettik. Ama bugün “Sultan’’ veya ‘’Hükümdar” kavramının, yerini “lider” hakimiyetine bırakarak devam etmesi bir arpa boyu yol almadığımızı gösteriyor. Bu kültür, hem siyasal alanda, hem de toplumsal inisiyatiflerin tümünde kendini göstermektedir. Örgütlenme özelliği bulunan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve dini tüm gruplarda ve ferdin iradesi üzerinde ipotek tesis etmiş olan tüm liderler bu tanıma dahildir.
Türkiye’de liderler demokrasisi mevcuttur. Keyfine göre yönetmek için sınırsız iktidar peşinde koşanlar (mutlak iktidar), kamusal alanın imkanlarını birer kral gibi kullanmak istiyorlar. Siyasal sistemimiz veya siyasal kültürümüz, kamusal alanda kuralsız yaşamayı, bize sanki normalmiş gibi gösteriyor. “Bal tutan parmağını yalar” diye düşünen herkes bugün bal kovanına üşüşmüş vaziyettedir. İnsanlar, yasalarda ne yazarsa yazsın, eline geçen yetkileri, kendinin, eşinin, çocuğunun, damadının, yakınlarının, tarikatının, cemaatinin özel çıkarları için kullanmayı doğal sayıyor.
Bugün yaşamakta olduğumuz krizin temelinde siyasetin iflasının olduğu aşikardır. Kriz, siyasetin iflasını, henüz durumu görememiş gözlere sokan bir vesiledir. Bu ülke bu tarz bir siyasetle bu yüzyılın ülkesi olamaz. Bu yüzden ivedilikle bir çare bulunmalıdır. Eğer tatlı su aydınlığı yapmaya tenezzül etmeyeceksek gerçeği bütün çıplaklığıyla görmek mecburiyetindeyiz. Siyaset, ufuksuz, geri, halkın ve ülkenin yarınlarını düşünmekten uzaklaşmış yapısıyla bu ülkeye ıstırap ve sıkıntı veren bir kuruma dönüşmüştür. Şehirlerin plansızlığından yeşil alanların tahribine, kamu malları talanından ihale fesatlarına kadar hemen her türlü yolsuzlukla kirlenmiş, yaralanmış ve sonuçta tüm itibarını yitirmiştir. ‘Bu siyasetle, bu siyasi örgütlerle, kadrolarla nereye kadar gidilebilir? Bu ülkenin bekleme ve sabretme imkanı ne kadardır, böyle bir beklemenin riskleri nelerdir?’ gibi hayatî sorular halkın uykularını kaçırmış, rüyalarını karartmıştır.
Kısacası siyasi kadrolar balığın başını temsil ettikleri için siyasetin çürümüşlükten, ufuksuzluktan arındırılması lazımdır. Toplum, Allah’ın kendisine bahşettiği kredileri talan ve tarumar etmenin hesap ve azap dönemine geçmiştir. Talanın sorumlusu ilim ve hikmetten mahrum siyaset çarkı ve onun uygulayıcılarıdır.
Bu ülke böyle bir akıbete müstahak değildi ama yönetenlerin bir asırlık gaflet ve dalaletleri, dışarıdan kotarılan hıyanetlerle birleşerek ülkeyi mahşer yerine döndürdü. Temel sebep, haram lokma haramilerinin talan ve yağmalarıdır.
Halk perişan ve yıkık. Peki bu ülkenin imkanları nasıl kullanılıyor?
Bu noktada, Mevlâna’nın şu veciz ifadesini hep hatırlarım: “Yukarıdan ambara istediğin kadar çuval boşalt; eğer fare ambarın zeminini delmişse gayretin nafiledir.” Evet, bizim nimet ambarlarımıza musallat olmuş fareler var. Bu farelerin bertaraf edilmesi lazım. Yoksa nimet ambarlarımızda hiçbir şey biriktiremeyiz. Görüyorsunuz, skandal skandalı izliyor. Bunlar küpün dışına sızanlarıdır. Bir de küpün içi var. ‘Yasallaştırılmış’ hırsızlık ve soygunların ise adı bile anılmıyor. Nimet ambarında bir delik açarak veya açılmış bulunan deliklerden birine yanaşarak kamu mal ve imkanlarından yararlanmak yetki sahipleri için olağanlaşmıştır.
Yönetim makamında olanlara, siyaseti fiili olarak icra edenlere sesleniyorum; Lütfen gökten inecek profesyonel kurtarıcılar beklemeyin! Kurtuluşu sağlayacak olanlar ilim ve hikmet sahibi adanmış topluluklardır. Emaneti onlara tevdi edin ki, nimet ambarlarımızı farelerden arındırsınlar! Bunu yapmazsak bu günah hepimizi boğar. Sonuçların neler olduğu bugünkü Türkiye tablosunda açıkça görülüyor.
Gerçek şudur: Türkiye’de sanayiden ticarete, dinden siyasete kadar hemen her alanda erdem ve ahlak, bir değer olmaktan çıkarılmıştır. Ahlak zemini tahrip edilip gösteri sanatı haline getirilmiş ve kaçırabildiğini götürmeyi başarı ilan etmiş bir köşe dönmecilik ve nihayet kitleleri avutup, efsunlamayı deha sanan mevcut politika pazarı, ülkemizin bir tür alameti farikası haline gelmiştir.
Böyle durumlarda büyük halk yığınlarına gelecek hakkında ümitsizlik hakim olur ve her türlü fesattan, ihanetten medet uman bir psikolojik atmosfere girerler.
Her kurumu haram lokma tutkusunun istilasına uğramış bir ülkenin değirmenini hangi taşıma suyuyla, nasıl, ne vakte kadar döndürebiliriz? Haram lokma haramilerinin, yüzlerle ifade edildiğini bildiğimiz kirli dosyaları tek tek açılıp gereği yapılmadıkça, kim başa gelirse gelsin değişen bir şey olmaz.
Bu anlattıklarımızı hukuk diliyle ifade edersek şunu söyleyeceğiz: Halka sürekli zulmediliyor. Çünkü bu ülkede sürekli bir biçimde kamu malı çalınıyor veya telef ediliyor. Kamu malından çalmanın yürüdüğü bir ülkede zulüm aktif haldedir.
Çocuklarımıza, torunlarımıza mutlu ve güzel bir Türkiye bırakmak için çileyi hemen ve bütün çıplaklığıyla göğüslemek durumundayız.
Türkiye, haram lokma belasını aşmadan, özellikle kamu kurum, mal ve imkanlarının arpalığa dönüştürülerek siyaset uğruna talan edilmesini durdurmadan hiçbir yere gidemez, hiçbir ufuk açamaz, hiçbir mutluluğu yakalayamaz. Hiçbir dış yardım ve destek, çürümüş siyaset yüzünden dizlerinin üstüne düşmüş Türkiye’yi yukarı kaldırıp ayaklarının üstünde durmasını sağlayamaz.
Türkiye bugünkü siyaset anlayışından kurtulmadıkça, tarihin kendisine yüklediği görevleri yerine getirmek üzere insanlık kervanının ön sıralarına geçmeyi hayal bile edemez. Türkiye’nin derdi çok büyük, çok ciddidir. İhanet ve gafletlerden yara ala ala büyük bir hercümercin, kargaşanın tam içine düşmüştür. İçinde adalet, ahlak, sanat ve bilim üretebilen uygar Türkiye’ye ulaşmamız, iyi toplumun veya iyi önderin gökten zembille inmeyeceğini bilmemiz ve onun ancak bizim ve bizden sonraki kuşakların sorumluluklarını yerine getirmeleri ve buna göre düşünce ve fiil/eylem üretmeleriyle mümkündür.
Mensubu olmaktan ötürü utanmayacağımız bir siyasal kültüre sahip olmayı istemek en meşru hakkımız. Ama bunu istemek yetmiyor. Kendi ömür aralığımız içinde özlediğimiz sonucu alamayacak olsak bile, bıkmadan usanmadan, hayatımızın her alanında, erdemli insan olmağa çalışmak görevimiz var. Tek tek her birimizin yerine getirmek zorunda olduğumuz bu görevi bir bayrak yarışı gibi, çocuklarımıza ve torunlarımıza teslim edeceğiz. Adil yönetilen, ileri, mutlu ve müreffeh Türkiye projesi başarılabilir mi başarılamaz mı diye düşünmeden, biz görmeyecek olsak bile başarılacağına inanmak ve bu inançla harekete geçmek başta toplumdaki kanaat önderleri ve yol gösteren akil kişiler olmak üzere herkes için çizilmiş bir yol haritası olmalıdır.