Son günlerde “Terörsüz Türkiye” sloganıyla yolu çıkan iktidar ve ortakları yoğun bir şekilde “birlik” çağrıları yapıyorlar. Normal şartlarda toplumsal ihtilafları çözmek veya asgariye indirmek bütün kesimlerin lehinedir. Bunu başaran kim olursa olsun takdir ve tebrik edilir. Ancak bu, alelusul yöntem ve düzenlemelerle değil, esaslı bir inkılabı gerçekleştirmekle mümkündür.
Tasavvufta “kesrette vahdet” (çoklukta birlik) olarak ifade edilen bir kavram vardır. Allah’ın yarattığı milyarlarca insan fizyolojik olarak birbirlerine benzemedikleri gibi mizaç olarak da farklı tabiatlara sahiptirler. Bu kadar farklılığı herkesin hakkını, hukukunu azami seviyede koruyarak ahenk içinde bir araya getirmek, mutlu ve huzurlu bir beraberlik yaşatacak ideal düzeni kurmak ulaşılması gereken nihai hedef olmalıdır.
Allah’ın Kitabında insanların dikkati sık sık kozmik aleme çevrilmektedir. Kendi yörüngelerinde birbirlerinin hudutlarını gözeterek yüzmekte olan milyarlarca gök cisminin nasıl milyonlarca yüzyıldır birbirlerinin alanlarına girmeden, birbirleriyle alışverişte bulunarak ve en ufak bir soruna / kaosa yol açmadan birlikte hareket ettiklerini örnek verir. Adeta insanlara şunu ihsas etmektedir: “İsterseniz siz de yeryüzünde böyle bir düzen kurabilirsiniz.”
Kesrette vahdet, tasavvuf ve felsefede çokluk içinde birlik anlamına gelir. Evrendeki sayısız varlık, olay ve kalabalığın (kesret) arkasındaki tek Yaratıcıyı (vahdet) fark etme ve idrak etme halidir.
Kesret, çokluk demektir. Kainattaki farklı ve ayrı görünen tüm varlıkları ifade eder. Vahdet ise, birlik, teklik ve bütünlük demektir. Her şeyin kaynağı olan tek ve yegâne hakikati belirtir.
Kesrette vahdeti yakalayan kişi, bu farklılıkların tesadüfen gerçekleşmediğini anlar. Bütün bu çokluğun tek bir kaynaktan neş’et ettiğini görür.
İşte buradan çoğulcu bir siyasal rejimin nasıl inşa edilebileceğinin ip ucu ortaya çıkıyor. Bu tasavvufi kavram, farklılıkların bir çatışma unsuru değil, ortak bir üst kimliği ve bütünü tamamlayan zenginlikler olduğu fikrine dayanır ve modern sosyolojideki “çoğulculuk” ve “toplumsal uyum” modelleri için güçlü bir felsefi zemin oluşturur.
Bu bağlamda kesrette vahdet ile toplumsal çoğulculuk arasındaki ilişki şu temel noktalarda özetlenebilir:
Çoğulculuk, toplumdaki farklı etnik köken, inanç, kültür ve fikirlerin varlığını kabul eder. Kesrette vahdet anlayışı da bu çeşitliliği (kesreti) evrenin ve yaratılışın gerçeği olarak görür. Bu bakış açısına göre farklılıklar bastırılması gereken birer kusur değil, bütünün yansımalarıdır.
Bir toplumun bir arada barış içinde yaşayabilmesi için dil, din veya ırk birliğinden ziyade ortak insani değerlere, adalet ve vatandaşlık bağı gibi birleştirici bir çatıya (vahdet) ihtiyacı vardır. Kesrette vahdet, bireylere kendi kimliklerini (çokluğu) korurken, kendilerinden daha büyük bir bütünün (toplumsal birliğin) parçası olduklarını hatırlatır. Bu felsefeyi benimseyen bir birey, “öteki” olarak gördüğü kişiye düşmanlık beslemez. Çünkü karşısındakinin de aynı kaynağın bir parçası olduğunu bilir. Toplumsal çoğulculukta ihtiyaç duyulan radikal kabul ve bir arada yaşama kültürü, bu içselleştirilmiş empati duygusuyla kolaylaşır.
Kesrette vahdet ilkesinin modern yönetim teorileriyle ilişkisi, “farklılıkların korunarak bir arada yaşayabilmesi” (birlik içinde çeşitlilik) formülüyle felsefi ve kuramsal olarak örtüşmesidir. Modern siyasal sistemler, homojen bir toplum yaratmayı değil, heterojen (çok sesli) bir yapıyı ortak bir hukuk zemininde buluşturmayı amaçlar. Bu da kesrette vahdetin tam bir siyasi karşılığıdır.
Bu ilişki, modern demokrasi teorilerinin de esasını oluşturmuştur. Demokrasinin en önemli kuramlarından biri olan çoğulculuk, toplumda tek bir gücün veya fikrin egemen olmasını reddeder; farklı çıkar gruplarının, etnik ve inançsal unsurların (kesret) varlığını savunur.
Bu çeşitliliğin bir kaosa dönüşmemesini sağlayan şey ise anayasal düzen, insan hakları ve hukukun üstünlüğü (vahdet) çatısıdır. Demokrasi teorisi, bu ortak kurallara bağlı kalındığı sürece her türlü fikrin var olma hakkını meşru sayar.
Klasik demokrasilerdeki “çoğunluğun dediği olur” mantığı yerini modern teorilerde “çoğunluğun yönetimi, azınlığın haklarının güvencesi” ilkesine bırakmıştır. Sistem, bütünü (vahdeti) korumak adına parçaları (kesreti) ezmez; aksine her bir parçanın benzersiz değerini koruma altına alır. Kültürel haklar, inanç özgürlüğü ve ifade hürriyeti bu felsefenin hukuki araçlarıdır.
Bugünkü dünyamızda “kesrette vahdet” felsefesinden hareketle yeni ve sürdürülebilir bir siyasal rejim inşa etmek mümkündür ve aynı zamanda küresel krizlerin aşılması için bir zorunluluktur. Günümüz dünyası, küreselleşmenin getirdiği aşırı tek tipleşme (baskıcı küreselleşme) ile mikro-milliyetçilik, kabilecilik ve radikal kutuplaşmaların (parçalanma) kıskacındadır.
Kesrette vahdet, farklılıkları ezmeden (kesret) küresel ve yerel düzeyde barışçıl bir birlik (vahdet) kurmayı amaçlayan “Bütüncül ve Çoğulcu Siyasal Rejim” modeli sunar.
Böyle bir rejimin günümüz dünyasında nasıl inşa edilebileceğine dair kuramsal ve pratik yol haritası şöyle şekillendirilebilir:
-Bugünkü uluslararası sistem (BM gibi yapılar) hegemonik güçlerin kontrolündedir ve işlevini yitirmiştir. Tüm insanlığı ve gezegeni tehdit eden ahlak krizi, sosyal çözülme, ekolojik talan, iklim krizi, yapay zeka güvenliği, küresel salgınlar ve ekonomik adaletsizlik gibi konular merkezi, bağlayıcı ve üst düzey bir küresel otorite (Vahdet çatısı) tarafından yönetilir.
-Ulus-devletler veya yerel topluluklar, kendi kültürel, dini, ekonomik ve hukuki pratiklerinde tamamen özgür bırakılır (kesret). Küresel merkez, yerelin kültürüne ve iç işlerine asla müdahale etmez; sadece küresel ortak varlıkları (hava, su, barış) korur.
Kimlik siyaseti (etnik, dini, ideolojik kutuplaşmalar) yerine, toplumun her kesiminden seçilen vatandaşların bir araya geldiği ve ortak sorunlara (eğitim, sağlık, altyapı) rasyonel çözümler aradığı meclisler kurulur. Burada her kimlik kendi rengini (kesret) korur ancak “kamu yararı” (vahdet) potasında buluşur.
-Devlet, hiçbir ideolojinin veya dinin dayatıcısı olmaz; tam aksine tüm farklı yaşam tarzlarının bir arada güvenle yaşamasını sağlayan tarafsız bir adalet gövdesi (vahdet) haline gelir.
-Vahdet (bütünlük) bilinci, vahşi kapitalizmin getirdiği bireysel aşırılıkları törpülerken; kesret (çeşitlilik) bilinci ise komünizmin getirdiği tek tipleştirici ve yaratıcılığı öldüren devletçiliği reddeder.
Böyle bir sistem tepeden inme bir devrimle değil, tecdidi yapısal reformlarla kurulabilir. Anayasalar, “çoğunluğun hakimiyeti” üzerine değil, “farklılıkların bir arada var olma hakkının kutsallığı” üzerine yeniden yazılmalıdır.
Bu modelin hayata geçirilmesindeki en büyük küresel engeller, ulus-devlet direnci, büyük güç rekabetleri gibi sorunsallardır.
Bütün olumsuz şartlara rağmen bugünkü modern çağda en az zararlı rejim olarak görülen “demokrasi”nin zaaflarını, çıkmazlarını da tedavi / ıslah edecek yeni bir siyasal rejimi inşa etmek mümkündür ve bu kültürel havzanın mensupları olarak bizim için bir zorunluluktur. Çünkü “kesrette vahdet” felsefesinin neşet ettiği bir medeniyetin çocuklarıyız. Bunu başarmakla yeni dünya düzenin kurucu aktörleri oluruz. Zor değil, sadece sağlam bir niyet ve bu niyete uygun bir kıyam / aksiyon / eylem…