Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” gerek iç ve gerekse uluslararası kamuoyunda çok konuşuldu, tartışıldı. Pozitif ve negatif yargılar gündeme getirildi.
İsmi, yeri ve günü özellikle seçilmiş olan bu anlaşma, Suud’un başkenti Riyad’da değil, Allah’ın evinin bulunduğu Mekke’de ve Müslümanların özel günü olan cuma günü imzalandı.
Eğer semboller hakikatin üstünü örtüyorsa biz Müslümanlara da söylenecek söz düşer. Keşke her şey sembollerle, sözlerle ifade edildiği gibi hakikati temsil etmiş olsaydı!
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın neyi sağladığı, neye hizmet ettiği üzerine de birkaç söz söyleyecek olursak söz konusu anlaşmanın askeri tehditler karşısında tarafların birlikte hareket etmesini ve ülkelerin toprak bütünlüğünün korunmasını amaçladığı kabul edilebilir. Zahirde ülke savunmasının dışında bir hedeften bahsedilmemektedir.
Buna rağmen Türkiye iç kamuoyunda iktidar yanlısı muhafazakar yazarlar, gazeteciler, politikacılar anlaşmanın maksadını, başarısını o kadar ileri götürdüler ve o kadar hamasetle beslediler ki, zannedersiniz Mekke yeniden fethedilmiş, imzacılar ABD’ye rağmen bu anlaşmayı gerçekleştirmişler, İsrail’in Gazze soykırımına karşı caydırıcı bir blok oluşturmuşlar, yeryüzündeki müslümanların ve insanlığın selameti için Hilfü’l-Fudûl’ü tekrar organize etmişler!
Aslında anlaşmanın taraflarından hiçbirinin böyle bir iradesi, amacı, hedefi ve planı bulunmamaktadır. Tarafların her birinin birbirlerinden kısa dönem beklentilerini karşılayan bu antlaşma, birinin petrol zenginliğinin, diğerinin nükleer silah sahibi olmasının, diğer birisinin de hem NATO üyesi ve hem de son yıllarda geliştirdiği savunma sanayiinin cazibesi sebebiyle imzalanmış görünüyor.
Anlaşmayı çağın en büyük olayı olarak takdim eden, İslam NATO’su diye niteleyen, İsrail’in en büyük korkusu, Gazze’nin kurtuluşunu temin edecek bir savunma paktı olarak görenlerin sevincine tanıklık ettikçe kendini dindar olarak düşünen bir müslüman olarak yürek yangınını yaşıyorum.
Kendi ülkenizde Müslümanlık iddianızı kaybedeceksiniz, ahlaken bir tefessüh hali yaşayacaksınız, iddianızı kaybedeceksiniz, iktidarın sağladığı konfora mağlup düşeceksiniz, diğer insanlara örnek olma vasfınızı yitireceksiniz ve bugün bir askeri anlaşmadan Müslümanlar adına bir fetih hikayesi çıkaracaksınız. Bu ne yaman çelişki? Bugün Türkiye müslümanları olarak içine düşmüş bulunduğumuz transformasyonu görmeyecek kadar idrak yoksunu olmanız çok hazin bir tablodur. 1970-1980’lerde meydanlarda seslendirdiğiniz iddialarınızın altında kaldığınızı fark etmeyecek kadar feraset kaybına ve neye sevineceğinizi, neye üzüleceğiniz bilmeyecek kadar akıl yitimine mi uğradınız? Bu nasıl bir travmadır, nasıl bir megalomanidir?
Bir defa şu soruya dürüstçe cevap verin: Allah aşkına sizin için önem sıralamasında önceliğiniz, devlet / iktidar mı yoksa muazzez dininiz mi?
Dinimizi kaybetmek pahasına, devletlerimiz, krallıklarımız baki kalsın mı diyorsunuz? Bugün böyle bir noktadasınız.
Bu ülkenin müslümanları olarak çağa sunabileceğiniz bir iddianız kaldı mı? Kalmadığı için barış, adalet, uhuvvet değil, savunma anlaşmaları imzalıyorsunuz.
Bir faaliyetin başarısı, maksadına ulaşması birinci derecede tarafların niyet ve samimiyetlerine bağlıdır. Onun için Hz. Peygamber, “ameller niyetlere göredir” diye ifade buyurmuş. Sahi sizin bu anlaşmayı imzalamadaki niyetiniz nedir? Görünen sebeplerin dışında bir niyetiniz var mı?
Bölgesel ve özellikle Müslüman topluluklar arasında kurulacak ittifaklara elbette tarafım. Buna munzam yapılacak her anlaşma elbette heyecan vericidir. Feraset sahipleri bu anlaşmalardaki niyet ve maksadın ne olabileceğini kestirebilir. Perşembe’nin gelişi çarşambadan bellidir. Bugüne kadar yapılanlar bundan sonra yapılacakların da habercisidir.
Bazı hadiseler vardır ki, zahir kısmı heyecan vericidir, arka planına baktığınız zaman ise hüzün verir.
İşte burada Mevlana’nın meşhur hırka hikayesini hatırlıyor insan.
Yalancılığıyla meşhur bir adam Mevlana’nın meclisine gelir, kayıplara karışan hocası Şems’i Şam’da gördüğünü söyler. Mevlana bu söz üzerine cübbesini çıkarıp o adama verir. Bunu gören müritleri, “efendim bu adam yalancılığıyla meşhurdur” derler. Mevlana’nın cevabı şu olur:
“Ben de zaten onun yalanına cübbemi verdim. Sahi olduğunu bilseydim canımı verirdim.”
Biz de bu ülkelerin yaptığı anlaşmayı bütün arka plan hesaplarından ve bugüne kadar sergiledikleri politikalarından azade olarak görmüş olsaydık bir başlangıç olarak heyecan verici olarak değerlendirebilirdik. Ancak bugüne kadar yapılanlar bundan sonrası için yeterli bir bakış açısı veriyor.
Keşke müslüman toplulukların liderleri olarak kendi yanlış politikalarınızı ortak savunmak yerine bölge ve dünya barışına hizmet edecek bir program üzerinde anlaşsaydınız! İnsanlığa yeni küresel bir barış projesi sunabilseydiniz! Bunlar benim gerçekleşme ihtimali olmayan dilek ve temennilerimdir. Ben de biliyorum sizler bunu gerçekleştirecek kıratta ve donanımda değilsiniz.
Bütün bu olumsuz yargılarıma rağmen önümüzdeki süreçte doğuda veya batıda müslüman aydınların insanlığa yeni bir adalet ve barış projesi sunabilecekleri umudumu koruyorum. İman ettiğim Allah, dininin müminlerine bu müjdeyi veriyor. İnşaallah.