Uzun yıllardır İslami kesimi izleyip analiz ederek sonuçlar çıkartmaya çalışıyorum.
En son Süleymancı veya Süleymanlılar olarak bilinen gruba yapılan operasyon dikkatleri yeniden cemaat ve tarikatların üzerine çekti.
Konuyla ilgili ilk günden bu yana sosyal medyada yoğun bir şekilde tartışılan mevzuların çoğu da malumatfuruşluk eseri akla ziyan yazı ve yorumlardı.
Bir gazeteci arkadaş bu ve benzer vakıalardan hareketle “İslamcılığın Kemalizme yenildiğini” ifade ediyor. Bu yazıyı yazmama sebep olan da bu cümledir.
“İslam” kelimesine hürmetimden dolayı “İslamcılık” veya “Siyasal İslamcılık” nitelemelerini kullanmıyorum. Ancak arkadaşın ne demek istediğini de anlıyorum, İslami oluşumların Kemalist rejime karşıt olarak doğduklarını, onunla rekabet ettiklerini ve neticede kaybettiklerini ifade ediyor.
Ben bu değerlendirmeye tam olarak iştirak etmiyorum. İslami siyasi hareketlerin Fransız tipi neo-laisist uygulamalara karşı bir tepki olarak doğduğu doğrudur. Bireysel veya cemaat halinde dinini yaşamakta olanlara karşı uygulanan baskıcı uygulamalar, takibatlar, cezalandırmalar ister istemez bu insanları gizli hareket etmeye, faaliyetlerini yerin altına kaydırmaya sevk etmiştir. Gizli cem olmalar, yakalanma riskine karşı takiyeye yapmalar vs. elbette yaygın bir yaşam modeline dönüştü. Bu yazıdaki ana mevzumuz bu olmadığı için bu kadarla iktifa edip, asıl meseleye gelelim.
İslami kesim Kemalizme yenik düşmedi, kendi nefislerine yenik düştüler. 12 Eylül’e kadar kendi helal öz imkanlarıyla ayakta duran, hizmetlerde bulunan söz konusu cemaat ve tarikatler 12 Eylül’den sonra adeta bir transformasyon veya mutasyon sürecine girdiler. Düne kadar devlete mesafeli olan söz konusu sivil oluşumlar iktidar imkanlarıyla tanışmaya, yakınlaşmaya başlayınca güçlü sağ siyasal partilerle dirsek temasına girerek, MV adayları kontenjanlarından yararlandılar ve iktidara eklemlenerek devletin temel kurumsal yapısı TBMM’ye taşındılar.
Kamu malları, gelirleri o ülkede yaşayan tüm vatandaşların ortak mülküdür, malıdır. Halkın rızası, muvafakati olmadan bunları kendi cemaatleri, tarikatları lehine tasarruf edenler kamu haklarına / kul haklarına girmiş olurlar. Yani bu mallar devletin vatandaşları olan 85 milyon insanın hakkıdır, haksız iktisaplar da haramdır.
Benim tanıdığım cemaat ve tarikatların hiçbiri bu hesabı yapmadı. Hemen hepsi devlet, bizim devletimiz, devlet babanın imkanları da evlatlarına helaldir deyip kamu imkanlarına hortumlarını dayadılar. Bununla da kalmayıp rüşvete, hayır / bağış kılıfı uydurarak dolaylı olarak onu da helal kapsamına aldılar. Kamudan ihale almanın şartları arasında cemaatlerin, tarikatların vakıflarına, derneklerine bağışta bulunma gibi zımni şartlar getirdiler.
İktidar aktörleri bunu sadece iktidarları döneminde değil, İstanbul BŞ Belediyeciliğinde de yaptıklarını kendileri ikrar ediyorlardı. O sırada belediyenin İstanbul’daki cemaat ve tarikatlara müritleri sayısınca ihaleler kazandırdığı yoğun bir şekilde konuşuluyordu. Hatta öyle çirkin bir raddeye vardırdılar ki, imkanlardan yararlanmak için birbirlerinden mürit çalmaya başladıkları ve bu yüzden aralarında kavgaların, çatışmaların vuku bulduğu basın organlarına yansıdı.
İktidar ile cemaatlerin / tarikatların çarpık ilişkilerini burada sıralayacak olsak sayfalar yetmez.
Peki sonuç ne oldu?
Mademki, dindar / mütedeyyin çevrelerden bahsediyoruz o zaman gayet tabii olarak söz konusu sebeplerin nasıl sonuçlar hasıl ettiğini de o Dinin yasalarıyla izah edebiliriz.
Devlet malına ihanet etmek ayetle de yasaklanmış ve insanlar bunun uhrevî cezasıyla ilgili olarak uyarılmıştır.
“Bir peygambere, emanete hıyanet etmek yaraşmaz. Kim emanete (devlet malına) hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı tastamam verilir.”(3/161)
İslam’da, kamu hakkı Allah hakkı kapsamında değerlendirilmiştir. Kamu yarar ve düzeninin gerçekleşmesi, toplumun huzurlu ve güvenli bir hayata sahip olması bu haklara riayete bağlıdır. Kamuya ait her türlü imkan ve nimetin, topluma ait mekanların, araç ve gereçlerin, çevre ve tabii kaynakların adalet, hakkaniyet ve liyakat çerçevesinde kullanılması gerekir.
Beytülmal (devlet hazinesi), toplumdaki tüm bireylerin ortak hakkı olan kamu malıdır. Bu hazineden haksız yere yararlanmak, rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, kamu mallarını kişisel veya sınıfsal amaçlar için kullanmak, hak etmediği halde devlet imkânlarını sömürmek anlamına gelir. İslam ahlakında ve hukukunda bu durum en büyük kul haklarından ve günahlardan biri kabul edilir.
Ne yazık ki, İslami topluluklar sanki böyle bir gerçeklikten bihaberlermiş gibi kendilerine sunulan imkanların, bağışların kaynaklarını araştırmaz, helal mı, haram mı diye düşünmez oldular. İslam’ın ana umdelerinden uzaklaşarak daha çok mülk edinmek, devasa binalar, kurumlar inşa etmek, medya oluşturmak ve adeta birbirleriyle rekabet etmek için kaşaneler diktiler. Rahmetli Erdem Beyazıt’ın teşbihiyle, mallarla, mülklerle zirvelere taşındılar ama oradan aşağıya baktıklarında yüklendikleri mefkûreyi / davayı dağın eteğinde bırakmış olduklarını gördüler.
Halbuki basit bir muhakemeyle aklı başında her müslümanın bilebileceği bir gerçeği idrak edemediler. Allah’ın dinine hizmet etmek, mal, mülk, servet biriktirmek değil, helal kaynaklardan gelen imkanlarla çabalamaktır. Makbul olan en büyük, en güçlü, en zengin olmak değil, en dürüst, en ahlaklı, en helale dikkat eden olmaktır.
Dünyanın ayartıcı yüzü bu insanları aldattı ve yoldan çıkardı. Dikkat ederseniz bugün bu topluluklar dinin değerleri üzerinden değil sahip oldukları mürit, mal, mülk ve para üzerinde nizalaşıyorlar, kavga ediyorlar. Hikmet penceresinden gördüğümüz manzara ibretamizdir. Bugüne kadar biriktirdikleri mallar, diktikleri binalar, bırakın toplumu, kendilerine bile yaramadı, aksine kavganın, huzursuzluğun kaynağı oldu. Ve sonuçta siyasal iktidarların sofralarına yem oldular.
Bugün bu ülkede cereyan eden tüm hadiselerde Cenabı Allah’ın yasalarının işleyişini çok net görebiliyoruz. Hz. Peygamberin ikliminden kopup esen rüzgârın, fırtınanın önünde çer-çöp olan cemaatler bundan bir ibret aldılar mı? Tek tük düşünen, akledenler olmuştur elbette ama büyük çoğunluğun halen meselelere seküler mantıkla bakıp olup bitenleri şahıslardan, zahir sebeplerden ibaret görüp bu sarsıcı sonucu basit sebeplere indirgediklerine şahitlik etmekteyiz.
Neticede siyasal iktidar kendisiyle birlikte dindar mütedeyyin kesimi harama, kul haklarına bulaştırarak onların da sonlarını hazırladı. Ne diyelim, Allah her şeyi bilen ve hikmet dairesinde tecelli ettirendir. Kendisinden niyazımız, bu bedbaht sürecin tersine evrilerek müslümanların tekrar kıyama kalktığı ve istikamet bulduğu zamanları bize yakın kılmasıdır.