Daha önce rüyamızda görseydik kâbus diyeceğimiz ve cumhuriyet tarihinde şahit olunmamış baş döndürücü değişimleri 23 yıllık Ak Parti iktidarında tecrübe ettik.
Bunun ana sebebini anlayabilmek için biraz gerilere gidelim.1990’li yıllarda, Merhum Erbakan bir demecinde “Bugüne kadar iktidara gelmemizi istemeyenler bugün bizi iktidara taşımak için adeta can atıyorlar.” O gün bir anlam veremediğimiz bu cümleyle bugün merhumun ne demek istediğini daha iyi anlıyoruz.
O günlerde vesayet sahiplerinin maksadı mahalli idarelerde başarılı bir performans ortaya koyan Refah Partisi’ni iktidara getirerek sadece RP’yi değil daha adil, daha müreffeh bir Türkiye iddiasında bulunan dindar muhiti siyasi iddialarıyla mahkum etmekti. Bilerek ya da bilmeyerek bunu yapmakla sosyal bir yasayı işletiyorlardı. Zayıfken, mağdurken, mazlumken yıkamadıklarını mağrurlukla yoldan çıkarmayı, varlıkla, iktidar konforuyla çözmeyi test ettiler. Ayaklarına kamu imkanlarını sererek harama / kul haklarına bulaştırmak istediler. Bu süreçte Erbakan’ın koalisyon ortağı olarak iktidar olmasıyla düğmeye basıldı. Bir müddet sonra başta TSK komuta heyeti olmak üzere kendilerini bu devletin asli sahibi gören malum çevreler ve lobiler Türkiye’nin bir karanlığa (irtica) sürüklendiği yaygarasını yaymaya başladılar ve sonunda onu başbakanlıktan indirdiler. Daha sonra Milli Selamet Partisinin kapatılması ve yöneticilerine siyaset yasağı getirilmesine yönelik süreç başlatıldı. Ancak parti kapatmanın bir çare olmadığı da düşünülerek içeriden bazı genç popüler aktörleri öne çıkarmak ve parti içinde bölünmeyi sağlamak yoluna gidildi. Başını R. Tayyip Erdoğan’ın çektiği “Yenilikçiler” etiketli bu gruba merkez medyanın kapısı aralandı ve uluslararası lobilere akredite edilerek yeni bir siyasal dalganın oluşmasına start verildi. Hareket önce bölündü ve sonra yoldan çıkarıldı.
Yenilikçi denilen bu gruba yeni bir rol biçildi. Milli Görüş gömleğini çıkararak, yani eski İslami söylemlerinden vazgeçerek, eski hataları tekrarlamadan “muhafazakâr demokrat / liberal muhafazakâr” bir çizgide siyaset yapmak. Kendilerinden önceki üçlü koalisyonun (DSP-MHP-ANAP) yolsuzluklarla malul hale gelmesiyle Erdoğan liderliğinde kurulan yeni partinin önündeki engeller kaldırılmış, yol temizliği yapılarak tek başına iktidar olmanın yolu açılmış oldu. Neticede bu hareket kendisini müesses düzen aktörlerine kabul ettirmek için ANAP’ın meşhur dört eğiliminden ilham alarak farklı siyasi ve ideolojik kesimlerden oluşan bir iktidar yapısı kurdu.
28 Şubat’ın rüzgarını arkasında alan TSK’daki azınlık bir grup yine her zamanki gibi darbe veya parti kapatma yöntemiyle partiyi tasfiye etmek için harekete geçse ve darbe planları yapsa da derin akıl Ak Parti’nin iktidarda tutulmasını uygun görüyordu ve dolayısıyla tasfiyeye yönelik tüm girişimler akim kaldı. Bu şekilde iktidarın üzerindeki askeri ve bürokratik vesayet önemli ölçüde zayıflatılmış oldu ancak bu sefer iktidar içi mücadele alevlendirilerek, destek aldıkları sivil cemaatlerle iktidar arasında fitne hasıl edildi ve iktidar gücü yardıma muhtaç hale getirildi. Cemaatten boşalan yer yine eski vesayetçi mutemet aktörlerle dolduruldu ve iktidar üzerindeki gücü yeniden tahkim edildi. Böylece 2002 Kasım’ında kendilerini iktidara taşıyan söylemlerinden adım adım uzaklaşarak ulusal ve uluslararası gücün himayesine sığınmaya mecbur olduklarına ikna oldular. Bundan böyle de bu aktörlere paçayı kaptırıp yakayı bir türlü kurtaramadılar. Bir bakıma iktidarlarını buna bağlı olduğu zannı üzerine oldular.
O arada iktidar bütün İslami camianın cemaatleriyle sıkı fıkı ilişkiler geliştirerek, bunları iktidarının arka bahçesi haline getirdi. “Ne istediler de vermedik” klişe ifadesi sadece bir cemaat için değil diğerleri için de geçerliydi. Bugüne kadar sadaka / zekat kültürüyle müesseslerini idame ettiren bu hayır cemaatleri bu sefer kamu imkanlarını kullanarak büyük kurumsal yapılar oluşturdular. Bunun için de kamu mallarını helal-haram hesabı yapmadan kullanmaya başladılar.
Yaşanan 15 Temmuz felaketinden sonra da Türkiye çok farklı bir döneme evrildi. Malum güçlerin iktidarın arkasına verdikleri rüzgarla ve motivasyonla ülke ciddi bir hukuksuz siyasete teslim oldu. İktidar ortağı MHP’nin destek ve teşvikiyle yapılan anayasa değişikliğiyle parlamenter sistem terk edilerek ülkenin idari şekli “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” gibi ucube bir rejime evirildi.
İktidarın kamu mallarıyla sermest kıldığı cemaatler artık iktidar karşısında borçlu duruma düşmüşlerdi. Her türlü eylem ve politikalarını tevillerle meşrulaştırmaya başladılar. Hukuksuzluklara, haksız haram edinimlere ses çıkartmayarak zulme dolaysız veya dolaylı destek verdiler, meylettiler.
İşte Allah Hud Suresi 113. Ayetiyle onları cezayla tehdit ediyor.
“(Halkına ekonomik ve ahlâki olarak) Zulmedenlere (asla) eğilim göstermeyin (onları hiçbir şekilde desteklemeyin), yoksa size de ateş dokunur (Allah’ın azabına ve gazabına uğrayıverirsiniz). Sizin Allah’tan başka velileriniz (sahibiniz ve destekçiniz) olmadığına (göre), sonra yardım da edilmezsiniz.”
Elmalılı bu ayeti tefsir ederken “eğilim gösterme” kapsamına zulüm karşısında kayıtsız, sessiz kalmayı da dahil ediyor.
Müslümanlar açısından buradaki “zulüm” kavramının kapsamına kişisel haklar girdiği gibi Allah’ın emir ve yasaklarına karşı kayıtsız ve tepkisiz kalmak ve hatta yaratılmış bütün varlıkların hukukları dahildir. Allah’ın yasak hudutları aşındırılıyorsa buna tepki göstermeyen, kayıtsız kalan, eğilim gösteren din mensuplarını Allah ateşle tehdit ediyor. Müminlerin yegâne velisi olan Allah’ın yardımından yoksun kalmaktan daha büyük bir felaket tasavvur edilemez.
Kur’an’da ifade buyurulan bu ayet ve benzer onlarcası toplumumuzun değişim sürecinin metafizik izahlarıdır.
Toplumumuz bu sürece bilinçli bir empozisyonla sokulmuştur. “Muhafazakar / dindar / mütedeyyin kesime ‘varlığınızı iktidara borçlusunuz, iktidar giderse inançlarınızı, değerlerinizi, konforunuzu kaybedip eski 28 Şubat’lı günlere dönersiniz” diye telkin edildi, bununla korkutuldular, sindirildiler. Muhafazakar kitle için dini anlayışın referans kaynağı artık siyasal iktidardır, daha özelde Recep Tayyip Erdoğan’dır. Haşa onların helal saydıkları helal, haram saydıkları haramdır anlayışı bu kitlenin zihin yapısını şekillendirmiştir.
Bu anlayışa bir misal:
Erdoğan, “ben faize karşıyım, çünkü nas var” diyerek MB politika faizini iki puan indirdi, ekonominin prensiplerine, kurallarına takla attırdı ve sonunda pes edip faiz oranlarını eskisinden daha yüksek seviyelere çıkararak tekrar reel duruma döndü. Sonradan Kur Korumalı mevduat (KKM) gibi bir düzenleme yaparak faizin cazibesini çok daha fazla artırıldı. Döviz kurundaki dalgalanmaları önlemek ve TL’yi cazip hale getirmek ihtiyacıyla yapılan düzenlemeyle faiz oranları neredeyse %50’lere çıkarılarak halktan yastık altındaki döviz ve altınlarını getirip bankalara TL cinsinden yatırmaları çağrıları yapıldı. O güne kadar banka faizine mesafeli olan dindar mütedeyyin kesim aldıkları bu fetvayla elindeki varlıkları götürüp KKM hesaplarına yatırdılar. Sözün kısası, o güne kadar “şüpheli şeylerden kaçınmak” için banka faizine bulaşmayan kesimler de bankayla tanışmış oldular. Ondan sonra hesaplara yatan faiz gelirleri tatlı gelmeye başladı ve artık o eski hassas günler geride bırakılarak sisteme toptan entegre olundu.
Böylece dindar kesimin tırnakları, dişleri söküldü. Dün kerih, günah gördükleri, tepki gösterdikleri çok şeye alışkanlık oluştu. Havuz medyasının gündüz programlarında ne insani değerler ne de aile mahremiyeti bırakıldı. Bugüne kadar malum muhafazakar camianın ciddi bir tepkisine, protestosuna şahitlik ettiniz mi? Her şeyi kanıksadılar. Yapan, arkasında duran iktidarsa “vardır bir bildikleri” diyerek makbul gördüler.
Dindarlık iddiasında olan bizlerin başlarına gelenler bunun sonucu olmasın mı? Bu durum bizim hak ettiğimiz bir akıbet olabilir mi? Öyle ya, yine Allah Rad Suresi 11. Ayetle bu haberi vermiyor mu?
“Siz nefsinizde olanı değiştirmedikçe Allah üzerinizdeki nimeti değiştirici değil”
Eğer, “müslümanlar olarak başımıza ne geldi ki, tam aksine mükafatlara eriştik” diye düşünenler varsa onlara söylenecek her söz zait hükmündedir. Bu bir zihniyet dejenerasyonudur, iflahı zordur. Onların akıbeti Allah’a kalmıştır. Çünkü en kötüsü, şu an yaşadığı durumun farkında olmamaktır. Kötüyü iyi, iyiyi kötü görmektir.
Dindar kesimde 1960’ta başlayan ve 1990’larda kitlelerden kabul gören bir uyanışın yoldan çıkarılması, haramlarla, günahlarla malul hale getirilmesi ancak sağlam bir projenin neticesi olabilir. Siyasi başarının önüne siyasetle geçilmeyince onları iktidarla, bollukla, konforla yüzleştirerek yoldan çıkartmak mümkün olmuştur. Ne yazık ki, proje başarıyla sonuçlanmıştır.
Bu hazin tablo toplumda sayısı azalan samimi dindarları umutsuzluğa sevk etmemeli. İzah etmeye çalıştığım serencamımız toplumların kadim problemlerindendir. Bundan ders, tecrübe çıkaracak o bir avuç insan yeni bir direnişin, yeni bir kıyamın öncüsü olabilir. İnşallah.