Türkiye’de siyaset halen kişiler üzerinden şekilleniyor. Birtakım mahfiller şu veya bu saikle bazı siyasi figürleri gündemde tutuyor, medyada yer veriyor, karizmasını inşa ediyorlar. Kamuoyu anketlerinde bu kişilere öncelikli olarak yer veriliyor. Hemen hemen bütün siyasi alternatifler bu mahfillerin tercihlerine göre seçilmek suretiyle sunularak halkın zihnindeki ihtimaller sınırlanıyor.
“Bu insanları hangi meziyetlerine göre siyaset meydanına arz ediyorsunuz?” diye sorsanız, popülerlik, para, seçilme şansı, karizma ve kitleleri etkileme gücünden bahsederler. Hiçbirinden “bu adam adil, erdemli, dürüst, tecrübeli, ilkeli, ahlaklı” kelimelerini duymak mümkün olmaz.
Bir partiye başkan seçerken veya Cumhurbaşkanlığı adayı belirlerken yetkili heyetten çok önce bazı etkili çevreler birtakım isimleri piyasaya sürerler. Bu isimler medyada parlatılır, seçici üyelerin iradeleri ifsat edilir.
Yukarıda saydığımız iyi hasletleriyle öne çıkan lider adayları bu çamur yarışına girmek istemezler, edepleri buna izin vermez. Onlar “biz de adayız” demezler, deseler bile sermaye destekli adaylarla yarışmaları mümkün olamıyor.
Parası olan, pazarlama gücüne sahip olan, ağzı laf edenlerin veya bazı etkili çevrelerce isimleri üfürülenlerin dışında siyasette öne çıkmak, sahiplenilmek adeta imkansız gibi.
Toplumun aydınları olarak adeta siyasetin kaderine dönüşen bu hastalıkları konuşmak, müzakere etmek yerine önümüze sürülenler arasından birini seçmeye mahkum ediliyoruz. Mesela, önceki Cumhurbaşkanlığı seçimiyle başlayan süreçten bu tarafa ülkede R. Tayyip Erdoğan’ın karşısında sadece iki adayın ismi telaffuz edilmektedir. Yani yaklaşık yedi yıldır Kılıçdaroğlu’nun bir bakıma emrivaki adaylığı hariç tutulursa bu iki adayın yanına bir üçüncüsü konulamadı. Türkiye kamuoyu bu iki isme kilitlendi. İnsanları hakir görmek gibi yakışıksız bir yaklaşımın içine girmek istemem ama Cumhurbaşkanlığı adaylığı için yedi yıldır iki kişinin dışında isim telaffuz edilmiyorsa bu durum Türkiye siyasetinin en büyük ayıbıdır ve bu toplumun talihsizliğidir. Üstelik bu iki adayın da CHP’den olmasını ne siyaseten ne ilmi ve ne de ahlaki olarak izah edebilirsiniz.
Türkiye siyasetini yönlendiren, manipüle eden, konsolide eden, seçmen iradesini ifsat eden sermaye ve medya patronları, çıkar grupları, toplumun genel menfaatlerini gözetmek yerine kendi meşreplerine ve çıkarlarına uygun olanı kitlenin tercihine sunuyorlar. Tek kriterleri seçilme şansına sahip olup olmadığıdır. Halbuki seçilme şansını oluşturanlar da kendileridir.
Bir aday üzerinden mevzuyu daha müşahhas hale getirmeye çalışayım. Eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçilmeden önce yani 2019 yılına kadar kaçımız tanıyorduk? Bir ilçenin belediye başkanı olmasının ötesinde İstanbullular da onu tanımıyordu. Hangi meziyetleriyle öne çıktı da Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi? Medyanın ve sermaye çevrelerinin Ak Parti iktidarının başarısız siyasetinin sebep olduğu konjonktürü adı geçen kişi lehine kullanmasıyla ve parçalı siyasetin etkisizleşmesiyle İmamoğlu kendini BŞ Belediye Başkanlığı koltuğunda buldu. İktidarın genel siyasetteki performansının gün geçtikçe irtifa kaybetmesiyle ikinci defa yine belediye başkanlığını kazandı. Bu başarıyı adı geçenin şahsından menkul görmek kitabı tersinden okumaktır. Bu, Ak Parti iktidarının sosyal ve ekonomik politikalarının başarısızlığının ana muhalefet olan CHP’nin hanesine başarı olarak kaydedilmesinden başka bir şey değildir. İşin böyle sonuçlanmasının başka önemli bir sebebi de Ak Parti iktidarının sebep olduğu yıkımdan sağ muhafazakar cenahın bir bütün olarak sorumlu tutulmasıdır. Veya başka bir ifadeyle muhafazakar cenahta Ak Parti’nin karşısına ciddi bir siyasal alternatifin çıkmamasıdır. Bütün bu olumsuz şartların CHP adayının lehine yazılması bu sonucu oluşturmuştur.
Yukarıda ifade ettiğimiz süreçte İstanbul BŞ Belediye Başkanlığıyla birlikte Ankara BŞ Belediye başkanlığı da CHP’ye geçti. Yıldızı parlatılan Ankara BŞ Belediye Başkanının da Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda İmamoğlu ile birlikte ismi anılmaya başlandı. Bu iki kişinin yanına bir üçüncü isim eklenmedi. Yapılan bütün anket çalışmalarında Erdoğan’ın karşısına bu iki isim konuluyor.
Gerçekten bu toplumda ülkeyi yönetme ehliyet ve liyakatine sahip olanlar bu iki kişiden mi ibaret? Bu iki kişi hangi meziyet ve başarılarıyla böyle bir konuma oturtuldular? Yoksa bu, Ak Parti’nin genel ve yerel yönetimlerdeki başarısızlığına tepki olarak doğan konjonktürel bir durumun tabi neticesi miydi? Sağ ve sol muhalefetin Ak Parti karşısında blok oluşturmasının doğal bir sonucu muydu?
Kişilerin başarılı performansından ziyade konjonktürel şartların hasıl ettiği sonucu bir partinin ve onun iki adayının hanesine yazmak adil ve ilmi bir izah olamaz. Kişileri yücelterek alternatifsiz göstermek ülke siyasetini daha baştan kilitlemek ve kitlenin seçme özgürlüğünü bloke etmektir.
Bu iki aday ile ilgili yazdıklarım sadece bu dönemle ilgili örneklerdir. Partilerin başlarına seçilen genel başkanların hikayeleri de bundan farklı değildir. Türkiye siyaseti bu arkaik anlayış ve ahlaktan arınmadıkça iflah olmayacaktır.
Açık, şeffaf, halkın tam katılımını sağlayacak bir seçim düzenlemesiyle ülkenin en ehliyetli, liyakatli, erdemli insanlarını bulup, ikna edip, aday gösterip, seçilmeleri hususunda tam bir sorumluluk anlayışıyla mücadele etmek az çok mevzunun öneminin farkında olan herkes için farz düzeyinde bir görevdir. Aksi taktirde bazı çevrelerin allayıp pullayıp önümüze koydukları adayları seçme geleneğini sürdürecek olursak sonuçtan şikayet etme hakkımız olamaz.