Bugün Mevlüt Kandili. Kimi kutluyor, kimi kutlamıyor ve bundan dolayı da birbirlerini muaheze ediyorlar. Şahsen bu ve benzer mevzular dinin özünü ilgilendirmediği için ortadayım. İster kutlasınlar ister kutlamasınlar; onların taktiridir. Bence kimseyi de ilgilendirmez.
Ancak bugünkü yoğun kutlama mesajları ister istemez bu mevzuda birkaç kelam etmeye beni icbar etti.
Bir yanda mesajın sahiplerine bakıyorum öte taraftan Peygambere bakıyorum; adeta biri bu yakada, diğeri karşı yakada. İnsan bu mesajları paylaşırken biraz mahcubiyet duyar; “Ben Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) bıraktığı bu kutlu mirasın neresindeyim?” diye kendisine sorması gerekmez mi?
“Farzımuhal bugün Peygamber yaşamış olsaydı, karşı karşıya bulunduğumuz problemler hususunda nasıl bir tutum ve davranış belirlerdi ve ona munzam nasıl bir eylemlilik içerisinde olurdu?” diye kendi kendimize sual edip büyük bir soğukkanlılıkla cevap aramamız gerekmez miydi?
Aslında ideal iman bunu gerektirir. Her hüküm cümlesi ihtiva eden söz ve eylemde bulunmadan önce “bugün Peygamber yaşamış olsaydı ne derdi ne / nasıl yapardı?” Müslümanlık iddiasında bulunanlar için bu soru çok önemli ve cevaplandırılması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber Kur’an’ın pratisyenidir; hayata taşıyanıdır; örneklik (numune-i imtisal) bırakandır. Peygamber, gereği gibi okunmadıktan, hayatı didiklenmeden; söyledikleri ve yaptıkları konusunda tefekkür etmeden İslam’ı kâmil anlamda anlamamız ve yaşanmış hayatın kodlarını bugünkü hayatımıza taşımamız mümkün değildir. Onun için de bir şeyi paylaşırken ilk önce kendimize soralım; “övgüde bulunduğum Peygamberin bıraktığı mirasın neresindeyim?” Eğer cevabını vermekte zorlanıyorsan ona paylaşma; ilk önce nefsine yedir; ruhun onunla neşe, sürur buluyorsa paylaş.
Bugün hepimizin gözünün önünde onca zulüm işleniyor; haramlara ve kul haklarına giriliyor. Müslümanlık iddiasındaki büyük çoğunluk ya bilfiil destek veriyor veya yapılanların zulüm ve haram olduğunun farkında olmalarına rağmen “neme lazım; bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” modundalar.
Sorduğunuzda; neden?
Üç aşağı, beş yukarı cevap şu: “Eş, çocuklar veya yakınların iş ve aşları tehlikeye girer. Hem ne dersek diyelim değişen bir şey olmaz.” Hatta biraz daha ileri giderek aynı telkinatı size de yaparlar; “Bırakınız uğraşmayın; kendinize, çocuklarınıza yazık etmeyin.”
Gelelim şimdi inandığımızı iddia ettiğimiz Kitaba bakmaya…
Allah’ın teminatı var; din tamamlanmıştır. Yani, hiçbir eksik bulamazsınız. Yaşadığınız hiçbir şey yok ki, mikro düzeyde de olsa Kitapta ve Peygamberin yaşamında bir karşılığı olmasın. Önemli olan burada hangi olayın / yaşanmışlığın / kıssanın olayımızla ilgili olabileceğini düşünmektir, tartmaktır, biçmektir. O günkü maslahatın ne olduğunu ve bugün neye karşılık geldiğini tefekkür etmektir.
Evet, şimdi geldik Kitaba…
Kur’an’ın meşhur bir “Cumartesi Yasağı” kıssası var.
Kısaca kıssa şu;
İsrail oğulları Peygamberlerinden talep ediyorlar; “Allah’a söyle bize ibadet için bir gün tayin etsin; o gün sadece ibadet edelim; dünyaya dair bir iş yapmayalım.”
Allah bu talebe karşılık “Cumartesi” gününü bildirdi. Oradaki halkın geçim kaynağı balık avcılığıydı. Her talebin bir imtihan boyutu var. Burada da balıklar en fazla cumartesi günü kıyıya hücum ediyorlar. Adeta halkı tahrik ediyorlar. Bunun karşısında dayanamayıp yasağı çiğneyenler oldu. Bunlara karşı gelip, “niye haram fiilde bulunuyorsunuz? Allah’a söz verdik; niye çiğniyorsunuz?” diye muhalefet edenler oldu. Ancak büyük çoğunluk, muhalefet edenleri uyararak, “Bırakınız günahsa onların günahıdır; size ne; karışmayın” diye uyarıyorlardı. Bu uyarı karşısında o adalet davetçileri / uyarıcıları ne dediler?
İşte Ayetin diliyle müthiş cevap:
“İçlerinden bir topluluk, “Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir azapla cezalandıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz sanki!” deyince onlar, “Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diye; bir de sakınıp çekinirler ümidiyle” şeklinde cevap verdiler.” (Araf:164)
Evet, “Rabbiniz katında bir mazeretimiz olsun diye; bir de sakınıp çekinirler ümidiyle”
Yani, öte tarafa gittiğimizde Rabbimiz “işlenen bu haksız ve hukuksuz fiillere karşı ne yaptınız?” diye sual ettiğinde “bir mazeretimiz olsun.” “Rabbim, gücümün yettiği kadar uyarmaya ve önlemeye çalıştım.” diye mazeret bildirelim. “Hem mümin daima umutla yaşayacak; o mücrimlerin kalplerini evirip çevirenin Allah olduğu şuurunu yitirmeden mücadelesine devam edecek. Sonuçla değil; süreçle ilgili olduğunu ihmal etmeyecek.”
Peki sonuç ne oldu? Sonucu tayin eden Allah, daha bu dünyada sonucu bildiriyor;
“İşte böylece onlar kendilerine yapılan uyarıları göz ardı edince biz de kötülüğü önlemeye çalışanları kurtardık, haksızlığa sapanları da yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü dehşetli bir azap ile cezalandırdık.” (Araf:165)
Yani, adalet davetçileri kurtuluşa erdiler ve haksızlığa sapanlarla, kötülüğü önlemeye yönelik inisiyatif almayanlar veya alanlara mani olanlar ise helak oldular.
Haydi gelin bugün bu kutlamalara biraz ara verip yaşadığımız hayatı; yaptıklarımızı, yapmadıklarımızı; söylediklerimizi, söylemediklerimizi bu kıssanın ışığında tekrar bir gözden geçirelim. Bakalım ne taraftayız? Kurtuluşa erenlerin safında mıyız; yoksa helak olanların mı?