Bugün Hz. Muhammed’in yeryüzüne teşrif ettiği gün… O kendinden sonra gelecek tüm insanlık âlemine miras olarak örnek bir hayat/şahitlik (model) bırakarak göç etti. Onunla birlikte risalet halkası ve din tamamlanmıştır. Hz. Adem’le başlayan yeryüzünün baş muallimliği Onunla tamamlanmıştı.
Onun yaşadığı örnek şahitliği aklÎ ve nakli bilgiyi anlamadan, manalandırmadan kâmil anlamda dini yaşamamız ve iyi bir temsil bırakmamız mümkün olamaz. Bu cümleyi güçlendiren en açıklayıcı örnek, Hz. Peygamberin irtihalinden sonra Hz. Ömer’in, acısına ve hissiyatına kapılarak söylediklerine, akıl ve nakil dengesinin şahsında zirve bulduğu Hz. Ebubekir’in cevabı…
Hz. Ömer, sahabenin Hz. Peygamberin öldüğünü kendi aralarında konuşmasına hiddetlenerek çevresine şöyle seslendi:
“Resûlullah ölmemiştir ve sağdır. Ona sadece Hz. Musa’ya ârız olan saika gibi bir saika arız olmuştur. Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim.”
Bu sözü duyan Hz. Ebubekir’in cevabı:
“Kim ki Muhammed’e (sav) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (sav) ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy’dır, ölümsüzdür.”
Sonra da şu âyet-i kerimeyi okudu:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.”(Ali İmran-144)
Tabi ki, Hz. Ömer’i yadırgamıyoruz. Onların Allah Resulüne duyduğu sevgi, aşk ve muhabbet tarif edilemez. Ama Hz. Peygamberin vefatından sonra halifelik makamı nasip olacak kişi aslında o gün bu vesileyle belli olmuştu. Çünkü Aklın ve naklin şahsında kemale eriştiği Hz. Ebubekir, bu gerçekliği kabul etmelerini ve Allah’ın ayeti ile ihtar ettiği hakikati asla unutmamalarını bir daha ikaz ve hatırlatmış oldu.
Evet, ayette de ifade buyrulduğu üzere, Hz. Muhammed de (sav) tüm faniler gibi ölümlüydü ve ölmüştü. Ama Adem’le başlayan ve onunla tamama erişen hakikat bilgisi kıyamete kadar baki kalacaktı.
Bugün ne yazık ki bıraktığı emanet yeryüzünde garip durumda. Onu temsil ettiği iddiasında bulunanların çoğu onun temsiliyetinin fersah fersah uzağında bulunuyorlar. Dillerinin terennüm ettiğine yürekleri eşlik etmiyor.
Öyle yalan, yanlış bir temsil sergilenmektedir ki, herhalde Hz. Peygamber bugün dünyamıza teşrif etmiş olsaydı, muhtemelen mahzunlaşıp arkasını dönüp gider ve dudaklarından şu cümleler dökülürdü; ‘size bıraktığım miras bu muydu? Ne çabuk değiştiniz, değiştirdiniz? Nasıl bu kadar birbirinize düştünüz? Dünyanın metasına nasıl bu kadar tamah edip hakikati az bir menfaat karşılığında sattınız? Allah, beni size; sizi de diğer insanlara birer şahit kılmıştı. Nasıl bu kadar kötü bir şahitlik bırakıyorsunuz?
Biz Allah’ın Resulünü seviyoruz. Çünkü o bize hakikat bilgisinin ulaşmasının vesilesidir. İlk önce vahyin sahibini ve sonrada bize ulaşmasının vesilesini severiz.
Bu dinin müminleri olarak yüreklerimizi bir daha yoklayalım;
Biz onu ve bıraktığı kutlu mirası ne kadar seviyor ve koruyoruz?
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konaklar (saraylar), size Allah’tan ve Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise… o hâlde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar güruhuna hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9/24)
Sevgi ve muhabbetin de şahsında zirve yaptığı insanlar olmuş. İşte bunlardan biri de edebiyat tarihimizde “Hikemî Şiir” türünün öncülerinden olarak sayılan Urfalı Şair Nabi’dır.
Bundan sonrasını, onun yaşadığı o kutlu anın hatırasına bırakalım;
İstanbul’dan içinde saray erkanı paşaların da bulunduğu ‘Surre Alayı’ ile birlikte Hac yolculuğuna çıkar. Medine’ye yakın bir menzilde gece konaklarlar.
Ravza’nın yakınlarındaki son durakta kervan mola verince günün sıcağı ve yolun meşakkatinden kervandaki bazı paşalar, kendilerini hasırların üstüne rastgele atmış, ayaklarını Medine’ye doğru uzatmışlardı.
Nâbî, bu cihan devletinin paşasının bu şekilde saygısızca ayaklarını Medine’ye, aşk ikliminin sultanının şehrine doğru uzattığını görünce, kendinden geçti ve kendine has üslubuyla paşayı bu şekilde yatmaması için ikaz etti. Yorgunluktan dolayı söylenenleri dikkate almayan paşaya Nâbî, bir anda kalbine ilham olan şu şiiri irticalen söyledi:
Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-i Hudâ’dır bu
Nazargâh-ı ilâhidir Makam-ı Mustafâ’dır bu
(Allah’ın nazar ettiği Muhammed Mustafa (sav)’nın makamında edepsizlik etmekten sakın, burası Allah’ın sevgilisinin beldesidir.)
Felekde mâh-ı nev, Bâbü’s-selâm’ın sîneçâkidir
Bunun kandili Cevzâ matla’-ı ziyâdır
(Gökyüzündeki yeni ay, O’nun kapısının yüreği parçalanmış yaralı âşığıdır. Gökyüzündeki Cevza yıldızı bile O’nun nûrundan doğmaktadır.)
Habib-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette
Tefevvuk-kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu
(Burası Allah’ın Sevgilisi’nin istirahat ettikleri yerdir. Fazilette ise, Arş-ı âlânın bile üstündedir.)
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı ‘adem zâil
Amâdan açdı mevcûdât dü ceşmim tûtiyâdır bu
(Bu mübarek yerin toprağının parlaklığıyla yokluğun karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar, iki gözünü bu toprağı sürme sürdükten sonra körlükten kurtuldu.)
Müraât-ı edeb şartıyla gir Nâbî’ya bu dergâha
Metâf-ı Kudsiyândır cilvegâh-ı enbiyâdır bu
(Ey Nâbî! Bu dergâha edebin şartlarına riayet ederek gir. Burası, meleklerin etrafında pervâne olduğu, durmadan hacılar gibi tavaf ettiği, peygamberler bile edeb ve hürmet gösterdiği yerdir.)
Bu şiiri duyar duymaz Paşa, kendini toparladı. O kadar yakından tanıdığı şairi, hiç böyle müşfik ve celâlli görmemişti.
Kervan sabah güneşini beklemeden, hareket etmeye başlamıştı. Gece yolculuk âdet olmamasına rağmen, Medine’ye çok yaklaşıldığı için sabah namazını Ravza’da kılmaya niyet edilmişti. Sabah namazı vaktinde Surre alayı şehre girince, minarelerde sabah ezanı okumak için çıkan müezzinler, imsak keserken Nâbî’nin bu naatını okumaya başlamışlardı. Başta Nâbî ve kervandakiler âdeta şok olmuşlardı. Birkaç zaman önce ilticâlen söylenen şiiri, bu Arap diyarlarında, dilleri dahi Türkçe’ye aşina olmayan müezzinler bir ağızdan nasıl okuyorlardı?
Kervan halkı, bu şiiri nereden bildiklerini ve neden okuduklarını gözleri yaşlı müezzinlere sorunca, müezzinler gece rüyalarına âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed (sav)’in teşrif ettiğini, ümmetinden Nâbî adlı şairin bu şiirini, o mübarek beldeye “hoş geldin” dercesine minarelerden okumalarını tensip buyurmuşlardı.
Bu ilahi hikmeti duyan Nâbî gözü yaşlarla salat ve selâmlar getiriyordu.
Hac vazifesini yerine getirdikten sonra Medine’den ayrılırken Nâbî’nin aklı ve gönlü burada kalmıştı. Ve gözünde yaşla dilinde yazdığı başka bir mısra dökülüyordu:
Yâ Resullâh nigâh-ı şefkatin her hâlde
Eyle Nâbî-i hazîn üzre nigeh-bân elvedâ
(Elveda Yâ Rasûlullah, her hâlinde şefkatin bakışı vardır. Üzgün Nâbî’den bakışlarını esirgeme.)
Hikmet sahibi şairin bu aşk ve muhabbet eseri olan mısralarından sonra söylenecek her söz zait hükmündedir deyip nokta koyuyoruz.