Bakara Suresi 30-34. Ayetler:
﴾30﴿
“Hani rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ dediler. Allah ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu.
﴾31﴿
“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip “Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin” dedi.”
﴾32﴿
“Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” cevabını verdiler.
﴾33﴿
“Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir” dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de “Size ben göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim, demedim mi!” buyurdu.
Evet, bu ayetlerden anlıyoruz ki, Adem’in varlık alemindeki diğer tüm canlılardan üstün olması; önünde eğilinmesi gereken şeref sahibi olması; dışındaki tüm varlığın onun hizmetine amade kılınması işte bu sebepledir. Varlığın soyutlanması ve tanımlanması Adem ile başladı. Melekler bu üstünlüğü kabul etti. Ancak şeytan üstünlüğü ilimde değil, kendi dahli olmayan yaratılma kaynağına bağladı. Rasyonalite ile üstünlüğünü izah etmeye çalıştı. Onun için de yeryüzünün ilk faşistidir.
Evet, Vahiy Adem’e kavramları öğretti ve onunla hayat inşa etmesini diledi. Bu inşada Allah’ın insanoğluna verdiği en büyük nimet akıldır. Akıl da bir vahiydir. Akıl, vahyi daha iyi anlamaya, anlamlandırmaya yönelik bir motor görevi görüyor. İslam dünyasının azımsanmayacak bir oranı, vahyi akıl dışı anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştıkları için vahiy kendileri için yol açıcı, yol tarif edici olmamış, aksine çoğu zaman yol kapıcı, yol kesici olarak işlev görmüştür. Bugün örneklerine çokça şahit olduğumuz gibi…
Vahiy, insanoğluna iyi ve kötüyü birbirinden ayırabilme/tefrik edebilme kabiliyetini kazandırmayı amaçlar. İnsanın tasavvurunu ve aklını inşa eder. Doğru tartan bir terazi, doğru bir ölçü, doğru bir metre tasavvuru için inmiştir.
Aklımız eylemlerimizin, tasavvur da aklımızın belirleyicisidir!.. Akıl tasavvura göre motorize olur. Tasavvur aklın eline kavramları verir, akıl da tasavvurdan aldığı bu kavramlarla hüküm verir. Bu doğrudur, bu yanlıştır; bu iyidir, bu kötüdür; bu güzeldir, bu çirkindir; bu değerlidir, bu değersizdir diye kurduğumuz her cümlede yer alan iyi, kötü, güzel, çirkin, doğru, yanlış, büyük, küçük gibi sıfatların, yani kavramların içeriği tasavvurda oluşur.
İşte onun için kavramlar çok önemlidir. Kavramların neyi işaret ettiği önemlidir. Allah, insanoğluna kavramları öğretmeye Âdemle başlamıştır… Hz. Peygamberle birlikte her şey tamam ve kemal bulduğu gibi kavramlar da insan zihninin berraklaşmasını sağlamıştır. Kavramın içeriği doğru değilse veya doğru okunmuyorsa veyahut doğru anlamlandırılmıyorsa orada kavram anarşisi hüküm sürüyor demektir. Bu da zihinsel terörü tetikler. Kavram bir yakada, anlam diğer yakada durur.
Sorun mizan; yani ölçü, terazi ve metre sorunudur. Doğru tartmayan terazi, doğru ölçmeyen metre sorunudur. Doğru tartmayınca, doğru ölçmeyince ne olur? Ya aldatırız, ya da aldanırız. Yani adil olamayız.
İşte vahiy, hayatımızı üzerine bina ettiğimiz temel kavramların içini doldurur. Sorularımıza kesin, açık, net ve doğru cevaplar verir. Dünyayı vahiy anlamlandırır. Dünya, ahret dengesini vahiy kurar. Hayat ve ölümü vahiy tanımlar. Bunu başka bir kaynaktan bilebilme imkanımız olamaz. Eğer tasavvurlarımızı vahiy inşa etmemişse, ‘ak’ı kara, ‘kara’yı ak; çirkini güzel, güzeli çirkin görebiliriz. İşte bu tasavvurun ters dönmesidir. Kaba tabiriyle amuda kalkmasıdır.
Allah’ın murat ettiği ölçü ve ciddiyetle hayat sürenlerin tasavvurlarını Allah inşa ediyor; İşte meşhur hadis; “Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri ifa etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam ederek, sonunda sevgime erişir. Onu bir sevdim mi, artık Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, akleden kalbi, konuşan dili olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm; sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum…”
Elinden tutanı, önünde rehber/kılavuz olanı Allah olanı kim şaşırtır dosdoğru yoldan? Vahiy insanda bir tasavvur, bir akıl inşa ederse bu tasavvur ve akılla insan hayatı inşa eder. İşte inşa edilen bu hayat vahye uygun bir hayat olur. Böyle bir hayatın ahrette akıbeti de cennet olur.
Örnek mi istiyorsunuz? İşte Müddessir suresinin o engin coşkusuna, hiddetine buyurun;
﴾18﴿ Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.
﴾19﴿ Kahrolası, ne biçim ölçtü biçti!
﴾20﴿ Sonra kahrolası ne biçim ölçtü biçti!
﴾21﴿ Sonra baktı.
﴾22﴿ Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.
﴾23﴿ En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi.
﴾24﴿ “Bu” dedi, “Olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir.
﴾25﴿ Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.”
Kimdi bu vahyin tasavvurunu ve aklını inşa etmediği bedbaht? Velid Bin Mugire!..
Mekke müşrik aristokrasisi, Hz. Peygamberin getirdiği vahiy karşısında aciz düşüyor ve kendi aralarında müzakere ediyorlar. Bugüne kadar ‘Muhammed’ül Emin’ dedikleri insan hakkında ne diyebilirlerdi? Hangi sıfatı yakıştırabilirlerdi? En son şu hükme vardılar; Aramızda en akıllımız, en bilgemiz Velid Bin Mugire. Onu aracı olarak Muhammed’e gönderelim. Konuştursun onu ve bir sıfat yakıştırsın. Biz de artık bundan böyle onu bu sıfatla analım ve toplumun gözünde küçük düşürelim, itibardan düşürelim. Ve dedikleri gibi yaptılar. Gönderdiler o zavallı aklı Hz. Peygamber’e…
Hz. Peygamber’e ‘benimle konuş’ dedi. Allah Resulü ona Nahl 90’ı tilavet etti;
“Şüphesiz Allah adâletli davranmayı, iyilik yapmayı ve akrabayı görüp gözetmeyi emreder. Her türlü hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp ders almanız için size böyle öğüt verir”
Ayet’in kıratı karşısında çarpılan, yıkılan Velid, Hz. Peygamber’e bir daha okumasını rica etti. Peygamberimiz âyeti tekrar okuyunca, Velid;
“–Vallahi, bu sözde öyle bir tatlılık, öylesine bir güzellik ve parlaklık var ki, dalları bol yemişli, kökü sulak, yemyeşil bir ağaca benziyor. Bir insanın böyle bir söz söylemesi mümkün değildir. Hiç şüphesiz bu söz her şeye üstün gelir. Ona ise hiçbir şey galip gelemez, muhaliflerini mutlaka mağlup eder” demekten kendini alamadı. Hayretler içinde kalan Velîd, kalkıp Hz. Ebubekir’in evine gitti ve ona Kur’ân-ı Kerîm hakkında birtakım sorular sordu. Sonra Kureyşlilerin yanına giderek:
“Muhammed’den duyduklarım hayrete şâyandır! Vallahi o ne şiir, ne sihir, ne de bir deli saçmasıdır! O’nun söylediği, hiç şüphesiz Allah kelâmıdır” dedi.
Onun bu sözlerine Ebû Cehil:
“-Vallahi Velîd dininden dönecek olursa bütün Kureyş de dininden döner” dedi.
“-Muhammed hakkında öyle bir şey söyle ki, senin O’nu inkâr ettiğini ve O’ndan hoşlanmadığını kavmin bilsin” dedi.
Velîd: “-Ne söyleyeyim? Vallahi, içinizde şiiri, recezi ve kasîdeyi benden daha iyi bilen kimse yoktur. O’nun söyledikleri bunlardan hiçbirine benzemiyor. Vallahi, Muhammed’den az önce öyle bir söz dinledim ki, ne insan sözü ne de cin sözüne benziyordu. Onun muhteşem bir tatlılığı ve hoşluğu var” dedi.
Ebû Cehil ısrâr ederek: “-Kavmin, O’nun aleyhinde bir şey söylemediğin müddetçe senden râzı olmayacak” dedi. O da:
“−Bırak beni, biraz düşüneyim” dedi. Sonra da:
“Bu Kur’an olsa olsa eski zamanlardan beri büyücülerin nakledegeldiği çok etkili bir büyüden ibarettir. Bu, bir insan sözünden başka bir şey değildir!”
Evet, akıl doğruyu inkar edemiyordu. Ancak yanlış tartan tasavvur bir türlü ölçüyü tutturamadı veya bilerek, isteyerek yanlış tarttı, biçti.
Evet, Tıpkı Ümeyye Bin Halef, Ubey Bin Halef, Ebu Cehil gibi… Onlar akılsız insanlar değillerdi. Uluslar arası ticaret ile uğraşan insanlardı. Fakat yanlış ölçüp biçiyorlardı. Dünyaya kalıcı değeri yüklüyorlardı. Hayatı anlamından soyutluyorlardı. Eşyaya bir emanet değil, mülkiyet gibi bakıyorlardı. Allah’tan bağımsız bir alan olduğuna inanıyorlardı. Allah’ın hayata müdahil olmadığını düşünüyorlardı. Onun için de ölçüp biçerken yanlış ve yamuk ölçüyorlardı.
Tasavvurları yanlış ölçüp biçince, kavramlarının içi yanlış şeylerle dolduruluyordu. Onun için de Allah’ın müdahil olmadığı bir hayat tasavvur ediyorlardı. Ve akledemeyen, tefessüh etmiş tasavvurlarıyla adeta Allah’a yol göstermeye çalışıyorlardı!.. Neden peygamberlik Abdulmuttalib’in yetimine verilmiş? Öyle ya, Mekke’de bu kadar eşraf varken; soylu-soplu kompradorlar varken Peygamberlik Abdülmuttalib’in yetimine düşer miydi? ‘Eğer biz kötü olsaydık Allah bize bu kadar servet verir miydi?’ diyorlardı. Serveti Allah nazarında iyi olmanın gerekçesi sayıyorlardı. Ölçüleri yamuk olunca bakışları da yamuk oldu. İşte vahyin inşa etmediği bir tasavvurla düşünen insan böyle yanlış ve yamuk düşünür.