“İnsanın kaderi kendi iradesine bağlıdır” demek pek de yanlış sayılmaz. Yani, insan kendi söz, davranış ve eylemleriyle kendi geleceğini inşa eder. Kalıplaşmış bir ifadeyle; “Ne ekersen onu biçersin.”
İlkelerimiz zamana, konjonktüre ve reel-politik duruma göre değişmemeli. Bu dünyada başıboş değiliz. Tâbi olduğumuz yasalar var. Zamanı keyfimizce harcamak gibi bir özgürlüğe de sahip değiliz. Malum, bugünkü modern hukukta özgürlük tarif edilirken, “bir başkasının özgürlüğüne zarar verme sınırı” işaret edilmektedir. Yani hürriyetimiz sınırsız değildir.
Özgürlük / hürriyet alanımız aynı zamanda sorumluluklarımızla da çevrelenmiştir. Hakların kullanımı bir sorumluluk ahlakına sahip olmayı gerektirir. İnsan dünyada tabi olduğu yasalarla çatışma teşkil etmeden yol aldığı sürece mutluluğu ve saadeti yakalamış olur. Yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti, güneşin doğması-batması, yanıcı maddelerin ateşte kül olması, mikropların üremesi gibi sayısız fiziki ve biyolojik olaylar nasıl yasalara tabiyse insanın da tabi olduğu değişmez yasalar vardır ve bu yasalar bir bakıma bizim bu dünyadaki yaşamımızın çerçevesini / sınırlarını belirlemektedir.
Kozmik alemin tabi olduğu yasalarda nasıl bir değişmezlik durumu varsa varlık aleminde de bu durum mevcuttur. Tek fark, kozmik alemdeki yasaların işleyişi iradi değildir ancak insan için yeryüzünde varlığının tabi olduğu yasalara uymak veya uymamak ihtiyarîdir. İnsan bu yasalara uyarak yeryüzünde mutlu ve müreffeh bir hayatı inşa edebileceği gibi, uymayarak da alemi cehenneme döndürebilir. Bu da onun özgürlük alanıdır. Yasalara uyarak, kendisi ve içinde yaşadığı toplumun lehine sonuçlar oluşturabileceği gibi, aksine davranarak dünyayı yaşanamaz hale getirebilir. Alemde sebep-sonuç ilişkisi kusursuz işler.
Bu kısa girizgahtan sonra söyleyebileceğimiz en mühim cümle şu olsa gerek; Yaşadıklarımız, bizden ve içinde yaşadığımız toplumdan bağımsız ve bizim tutumumuzla ilgisiz değildir. Dolayısıyla olup bitenlerden müşteki olmadan önce kendimize / nefsimize yönelip; “Bugün yaşananlarda benim sorumluluğum / payım nedir?” gibi bir soruyla kendimizi muhatap kılmalıyız. Hemen kestirip atmak, “benim bu işte bir dahlim, sorumluluğum yoktur” demek doğru olmaz. Olumsuz bir durumun gerçekleşmesinde iradi bir dahlimiz olmamış olabilir; ancak belki dolaylı da olsa bir katkımız mevcuttur. Belki de bu durumun ortaya çıkması esnasında doğru, hakkaniyetli bir itiraz ve ahlâki bir davranış ortaya koymaya, söz ve eyleme olumlu veya olumsuz bir tepkide bulunmaya muvaffak olamamışızdır. Şahit olduğumuz yanlış ya da kötü duruma tepkisiz kaldığımızda sorumluluğumuzun olmadığını düşünmek son derece yanlış olur.
Ahlaki duruş, mutlaka tepki vermeyi gerektirir. Yani, insanın olaylar karşısında tarafsız kalması olumlu bir tutum ve davranış olarak açıklanamaz. Doğru ve ahlâklı olan davranış, aleyhimize sonuçlar doğuracak olsa bile doğru bildiğimizi tastamam ifade etmek ve sevmediklerimizin ve hatta nefret derecesinde hazzetmediklerimizin hak ve hukuku sözkonusu olduğunda da onların haklarını teslim edebilme cesaretini göstermektir. Bu bir cesaret ahlakıdır. Ne yazık ki, bugün maruz kaldığımız felaketlerin en önemli sebebi de bu ahlaki duruşu gösterebilme cesaretini kendimizde bulamayışımızdır.
Sosyal medya mecralarında her gün “hak ve adalet” adına binlerce paylaşım yapılmaktadır. Ancak, bu paylaşımlarda her ne kadar insanlar “hak ve adalet”i gözettikleri gibi bir iddiada bulunuyor olsalar da çoğu kez bu hak ve adalet anlayışı ilmi ve ahlakı temellere değil zanna dayanmakta, şifahi kültürün çerçevesini belirlediği, eksik, yalan-yanlış bir muhtevadan öteye gitmemektedir. Ne yazık ki gitgide her bireyin hak ve hukukunun en az bizimki kadar saygıya değer olduğunu idrak etmekte derin zorluklar yaşayan bir toplum haline dönüştük.
Evet, bilgi / data var ama bu bir ahlaka dönüşmüyor. Toptancı yaklaşımlarla suçlu-suçsuz; sorumlu-sorumsuz; yaş-kuru hesabı yapmadan kişilerin hak ve hukukunun çiğnenmesini ya bilfiil destekliyoruz, teşvik ediyoruz veya yapılanlara seyirci kalıyoruz. Her iki hal de olumlu karşılanacak bir ahlaki tutum değildir. Peki, bu durumun faturası sadece onlara mı çıkıyor? Hayır! Maalesef maruz kaldığımız felaketlerin çapını belirleyen de olumsuzlukların çoğalması ve toplumun ekseriyetle duruma tepkisiz kalması oluyor ve bu tepkisizlik yaşıyla, kurusuyla bir insan topluluğunun tümüyle zarar görmesi sonucunu doğuruyor.
İnsanlığın pozitif ilerlemesinin önündeki en büyük engel, insanların yukarıda mevzu ettiğimiz yasaların kapsamı içerisine girdiklerinin farkında olmamaları, bu değişim yasalarını özümseyememeleri, akılcı bir yaklaşımdan uzak durmalarıdır.
Onun için Cevdet Said, “Düşünmek kurtuluşun gemisidir. Ancak İslam dünyası düşünmeyi hâlâ dinsizliğin köprüsü olarak değerlendirmektedir. İlim hâlâ Müslümanlar nezdinde net bir kavram değildir, ilim zanla karışmaktadır. Asırlardır içeride kök salmış sübjektif düşünceler ilim sanılmaktadır.” diyor.
Cevdet Said’ın bu tespiti değerlendirmemize önemli bir ışık tutmaktadır. Hak ve hukukun çerçevesi ve istinat ettiği temel değerler zanna değil, ilme göredir. Kişi hak ve hukukunu korunması bir toplumun bekası açısından son derece önemlidir. İlmi ve ahlaki sorumluluğu, ciddiyeti kuşanmaktır. “Zannıma göre şöyle veya böyle” gibi indi mülahazalar yerine “ilmi dayanağı, esası şudur” diyebilmektir.