Birkaç gündür sosyal medyada, yazımın görseline koyduğum eski Almanya Başbakanı Merkel’e ait fotoğraf paylaşılarak “Yöneticilerin bu sade, mütevazi yaşam tarzı gelişmiş ecnebi ülkelerde oluyor da bizde niye olmuyor?” deniliyor.
Gelin bu sorunun geçmişine bakalım. Kendi irademizle seçtiğimiz halde neden bizde böyle yöneticiler olmuyor? Harun gibi gelip Karun gibi gidiyorlar…
Şimdi de sözü kadim bir olaya götürelim. Kur’an’ı Kerimde bir Talut-Calut kıssası anlatılır. (Bakara:246-252)
O kıssada İsrailoğulları Peygamberlerinden Allah’a, “Zalim Calut’a karşı savaşacak ordularının başına bir hükümdar / komutan tayın etmesi” hususunda yakarışta bulunmasını dilerler. O da Peygamberine o halkın içinden yoksul bir aileye mensup olan genç Talut’un ismini bildirir. İsrailoğullarının buna itirazı ve Cenabı Allah’ın cevabı ise şöyledir:
“Peygamberleri onlara “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona servet bakımından bir zenginlik de verilmemişken onun üzerimize hükümdarlığı nasıl olur?” dediler. Peygamber “Allah onu sizin için seçti, kendisini ilimde ve bedende daha güçlü kıldı” dedi. Allah mülkünü dilediğine verir ve Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilir.” (Bakara:247)
Şimdi bu ayeti bugünümüze uyarlayarak bazı çıkarımlarda bulunalım. İsrailoğulları kendilerine yoksul Talut’un ismi bildirilince “İçimizde ondan daha layık olanlar, soy, sop, servet, şöhret sahipleri varken neden yoksul, zayıf Talut?” diyerek itiraz ediyorlar.
Bugün ise, toplumda karşılığı olan, tanınır, bilinir, servet sahibi, arkası güçlü, seçilebilir veya bunların hepsine sahip olan birisinin öne geçmesi arzulanıyor.
Peki, gerçekten bu göreve layık, ilim, hikmet, irfan ve tecrübeye sahip Ankara’nın Mamak semtindeki gecekonduda ikamet eden fakir ailenin oğlu Ahmet olsa olmaz mı?
Verilecek cevap üç aşağı beş yukarı aynıdır.
“Ahmet iyidir, dürüsttür, erdem ve hikmet sahibidir ama toplumda çok tanınırlığı / karşılığı yok, seçim yarışına girecek kadar bir finansa sahip değil ve bir de bizim ırkımızdan, aşiretimizden, cemaatimizden, ideolojik çevremizden değildir. Onun için de seçilme şansı yoktur. İyisi mi, biz yine de seçilebilir olanlar arasından birini tercih edelim.”
Bu resmi paylaşarak iç geçirenlerin önemli bir kısmının söyleyecekleri de bundan ibarettir. Ondan sonra da “neden biz de böyle liderler olmuyor?” diye izan ve insaftan mahrum samimiyetsiz şikayetlerini dile getirirler.
Tarihte örnekleri yok mu? Bu kadar mı tarihinize, mensubiyetlerinize yabancılaştınız? Başta adı geçen Merkel dahil olmak üzere söz konusu edilen mevzuda kim Hz. Ömer ve onun torunu Ömer B. Abdülaziz ile yarışabilir?
Her ikisi de ağır sorumluluk ve vebal gerektiren bu yükten kurtulmak için ölümlerini bile temenni etmişlerdir. Hz. Ömer ölüm döşeğindeyken çevresindekilerin, yerine halife olarak oğlunu vasiyet etmesini dilediklerinde, bugüne kadar çeşitli vesilelerle dillendirdiğimiz ve insanlık var oldukça unutulmayacak şu hikmetli cevabı verir: “Eğer bu iş güzel bir iş ise biz zaten buna eriştik. Ama eğer bu iş zor ve ağır bir işse – ki öyledir – bir evden bir kurban yeter”.
Ömer B. Abdülaziz’in eşi anlatıyor: Sabahları her odasına girdiğimde seccadesinin gözyaşlarıyla ıslandığını görürdüm. Ona, “sen adil bir yöneticisin, neden kendini bu kadar harap ediyorsun, yıpratıyorsun?” diye sorduğumda, karşılığı, onun ismini unutulmaz kılan şu cevaptı: “Ya Fatıma! Çocuklarım arasında bile adaleti gözetmekte acizken koca ümmetin adaletini düşünüp ağlamayayım da kim ağlasın?”
Onlar yönetimi ağır bir emanet olarak görüyorlardı. Hem dedeye ve hem de toruna o görev emrivaki ile verildi. Dolayısıyla asla hevesli olmadıkları bir görevi üstlendiklerinden dolayı da Allah’ın yardımına müstahak oldular.
Bizans krallarının sarayları, altından tahtları varken onlar mütevazi mekanlarda toplumlarını adil idare ettiler. Bugün bu geleneğin tersine dönmesinde hepimizin kabahati yok mu? Bizans’ın bugünkü torunları bulundukları makamlardan vakti geldiğinde ceketlerini alıp giderlerken bizim liderlerimizin o makamlardan gitmemek için ölene kadar direnmelerini, mücadele etmelerini neyle izah edebiliriz? İslami bir anlayışla, ahlakla açıklama imkanı yoktur. Tam aksi ömür boyu iktidarda kalma, saltanatı sürme ahlakı bir Firavun ahlakıdır. Emevilerden tevarüs eden siyasi geleneğin İslam dünyasında kalıcı bir sisteme dönüşmesi İslami inanış ve anlayıştan ciddi bir kopmanın sonucudur. Hz. Peygamber de bunun nasıl olacağını da haber veriyor:
“Benden sonra nübüvvet hilafeti otuz yıldır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur.” Ve haber verdiği gibi de oldu. Gerek Emevîler ve gerekse Abbasiler ısırıcı bir saltanat rejimi inşa ettiler. Ne yazık ki, bu gelenek bugünümüze kadar sürüp geliyor.
Avrupalılar akıllarını kullanıp yönetim ile ilgili ciddi, sürdürülebilir, denetlenebilir, hesap sorulabilir, totaliter eğilimlere fırsat vermeyen bir sistem inşa ettiler. Bu örnek yönetim modeli halihazırda bugüne kadar beşerin geliştirdiği en az zararlı yönetim sistemi olarak kabul gördü. Biz müslümanlar ise vahyin ışığından koptuğumuz gibi aklı da devre dışı bırakarak Emevîlerin Bizanslardan aldıkları saltanat modelini halen sürdürüyoruz. Ne yazık ki, pek çoğumuz da bunun bir İslami anlayıştan kaynaklandığı kanaatini paylaşıyoruz.
Peki, bu süreci tekrar aklın ve ilmin rehberliğinde tekrar asli hüviyetine kavuşturabilir miyiz? Sosyal ilimlerde imkansız diye bir şey yok. Bütün mesele insanın niyet, samimiyet ve buna esas olan doğru tercihlerimize bağlıdır.
Yukarıdaki misallerin yeteri kadar açıklayıcı olduğunu düşünüyorum.
Niyet ve samimiyetimizdeki bozulmalar tercihlerimize etki ediyor. Merkel ve benzerlerini takdirle alkışlarken ve “neden bizde aynısı olmuyor” diye sorarken sorgulamayı tercihlerimize esas olan kriterlerimizden başlatmıyoruz. Bu yüzden öncelikle ciddi bir niyet ve eylem tashihine ihtiyaç var.