Dünyada siyasetin en pahalı, en zor olduğu ülkelerden biri olan Türkiye’de para, güç veya popülerlik yoksa siyaset yapmak neredeyse imkansızdır. Buna sebep olan eşitsiz, gayri adil, gayri ahlaki seçim mevzuatı da istikrar kılıfına uydurularak “temsilde adalet, yönetimde istikrar” diye savunulur.
Temsilde adalet, seçmen eğilimlerinin meclise yansıması (çoğulculuk), yönetimde istikrar ise güçlü hükümetler kurulması (etkinlik) ile gerçekleşir. Tabiatı gereği bu iki ilke arasında doğal bir çekişmenin, zıtlaşmanın olacağı muhakkaktır. Çekişmenin sebebi, adalet artarsa istikrarın azalması, istikrar için barajlar artarsa temsil adaletinin zarar görmesidir. Türk seçim sisteminde bu paradoks, barajlar ve seçim ittifakları gibi düzenlemelerle dengelenmeye çalışılmaktadır. Halbuki, adalet hiçbir mülahazaya feda edilemez. Burada matematiksel hesaplar ve yersiz akıl yürütmeler yerine bütün olumsuz mülahazaları arka plana atarak temsilde adaleti savunmak ve demokrasilerin en önemli prensiplerinden biri olan “çoğulcu” anlayışı sağlamak gerekir. Aksi takdirde tam demokrasiden bahsedilemez.
Temsilde adaletin ve yönetimde istikrarın sağlanması her şeyden önce adil ve eşit koşullarda seçim yapılmasını sağlayacak bir sisteme ihtiyaç duyar. Siyaset yapmak isteyenlerin önüne heyula gibi bir seçim finansmanı rakamı çıkartırsanız, “paranız, gücünüz, arkanızda aşiretiniz, cemaatiniz, etnik ve dinsel bir arka bahçeniz yoksa dünyanın en erdemli, ahlaklı, tecrübeli, liyakatli insanı da olsanız siyaset yapma hakkınız yok demektir. Üstelik bu engelli koşuda öndeki engelleri atlasanız bile sonunda adeta seçim yarışını imkansız kılan Türkiye geneli ve il barajlarına takılacaksınız. Buna milli iradenin tecellisi denemez, aksine bu yarış seçimin başında kazananın, kaybedenin belli olduğu hileli bir koşudur.
Yeni inşa etmekte olduğumuz bir sivil siyaset inisiyatifi için uygun kiralık yer ararken, bir mekân sahibi “burada ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye sorduğunda, almayı planladığımız inisiyatif ile ilgili izahat yaptık. “Yeterli finansmanınız var mı?” sorusunu “ödeyeceğimiz aidatlarımızla masrafları karşılayacağız” diye cevapladık. Beyefendi açık kalplilikle şunları söyledi: “Ne yapacaksınız bu tür para getirmeyecek uğraşları? Bakın heyetiniz genellikle eski bürokratlardan, akademisyenlerden oluşuyor, dolayısıyla bir danışmanlık / müşavirlik firması kurun kamudan proje alın, para kazanmaya bakın. Bu şekilde başarılı olma imkanınız olmaz”.
Bu bildiğimiz genel piyasa anlayışıdır. Hatta daha da ileri gidip “Siyaset, erdemli, ilkeli insanların uğraşısı değildir, halka rahat yalan söyleyen, boş vaatlerde bulunan, umut pompalayan, istismar eden, halk dalkavukluğu yapanların işidir. Siz de bugün ne kadar namuslu olursanız olun belli bir seviyeye geldiğinizde mevcutlardan farklı bir şey yapmayacaksınız.” diye düşünenler de az değildir. Eski bir politikacı da bana benzer bir ikrarda bulunmuş, bir tabela partisinin genel başkanının şahsi kazancıyla siyaset yapması hususunda “bu şekilde siyaset yapmayı ahmaklık olarak görüyorum” demişti. Maalesef çok az kişinin helal parasıyla siyaset yapmakta oluşu bir hakikati ifade ediyor.
Has Parti kurucuları arasında bulunan bir ilahiyatçı akademisyen dostum da şu hatırasını anlatmıştı: “Parti kurucu heyeti olarak ilk toplantımızda birkaç iş adamı söz alarak her türlü finansmanı üstleneceklerini ifade edince “böyle olmaz, madem şu kadar kurucudan oluşan bir heyet olarak siyasal bir inisiyatif alacağız, bunun bedeline hepimiz gücümüz nispetinde ortak olmalıyız. ‘Parayı ben verdim düdüğü ben çalarım’ anlayışına fırsat vermemeliyiz dedim. Neticede teklifim kabul görmedi. Parti dağıldığında da çalışmayı finanse edenler genel başkanla birlikte iktidarın sofrasına ortak oldular”.
Paraya / güce dayalı haksız, hukuksuz seçim sisteminden adil bir yönetimin çıkmasını beklemek beyhudedir. Yetmiş yıldır çıkmamış olması da bu görüşümüzü teyit etmektedir.