İnsanoğluna yaratılışta yüklenen bazı programlar nimet kabilindendir. Bu programlar sonradan ya gelişen akıl ve ilimleriyle kemal seviyesine ulaştırılırlar ya da virüs bulaştırıp zulüm işleyerek işlevsiz bırakılırlar. İşte bu nimetlerin merkezinde akıl, vicdan, merhamet gibi temel insani değerler vardır.
Ülkemizde her gün tanıklık ettiğimiz onca hadise gösteriyor ki, toplumumuz ciddi bir insani değerler erozyonuna maruz kalmış durumdadır. Tıpkı sam yelinin vurduğu, sararttığı, tanelerini kuruttuğu ekin gibi.
Acıma, merhamet etme hasselerimizi kaybettik. Kinimiz, husumetimiz, düşmanlığımız, üzerimizdeki bu nimetleri işlevsiz bıraktı. Bunun dildeki karşılığı ahlaken tefessüh etmektir. İslami olarak da mensubiyet iddiasında bulunduğumuz Peygamber bir yakada, bizler öte yakada kalmışız. Mekke’nin Fethinde, daha önce kendilerini evlerinden, yurtlarından çıkaran, mallarına mülklerine el koyan, türlü türlü işkencelere tabi tutan Mekkeli aristokratlar, Hz. Muhammed (sav) tarafından katledilmeyi beklerken affedildiler, tıpkı kendisini kuyunun dibine atan Yusuf’un, kardeşlerini affettiği gibi…
Mekke’nin Fethi sonrasında bir tablo var ki, her okuduğumda, hatırladığımda kendimi tutamayarak ağlarım.
Mekke müşriklerinin lideri Ebu Süfyan olsa da Peygambere ve arkadaşlarına düşmanlıkta karısı Hind ondan daha ilerideydi. Uhud muharebesinde Hz. Peygamberin amcası Hz. Hamza’yı şehit etmiş, göğsünü yararak ciğerini parçalamıştı. Hz. Peygamberin çok hüzünlendiği bir vakaydı bu. Hz. Peygamber’in fetihten sonra Hind’e davranışı ise ibretamizdir.
İlk gün Mekkeli erkekler huzura kabul edilip, bağlılıkları alındı. Ertesi gün kadınlar davet edildiğinde Ebu Süfyan mütereddit bir şekilde çekine çekine Hind’in durumunu sordu. Hz. Peygamber, ‘O da gelsin’ dedi.
Ebu Süfyan eve gidip Hind’e ertesi gün kadınların davet edildiğini söyleyince Hind “Ya ben?” diye sordu. Ebu Süfyan, Hz.Muhammed’in onu da ismen davet ettiğini söylemesi üzerine tarihin kaydettiği en güzel cümlelerden biri Hind’in dudaklarından döküldü: “İşte benim nezdimde Muhammed bugün Peygamberliğini ispatlamıştır.” Çünkü İslam’a ve başta kendisi olmak üzere dinin müntesiplerine amansız düşmanlık yapmış birini affederek ismen huzuruna davet etmişti. Bu jest en azılı düşmanının bile gönlünü yumuşatmış ve hakikati oracıkta kabul etmesini sağlamıştı.
O Hind ki, Mekke’nin fethinden hemen sonra çıkılan Huneyn seferinde kocasıyla birlikte savaşmaya gitmiş, muharebenin başında hasıl olan arızi bozgun karşısında büyük bir direniş örneği göstermiştir. Hz. Peygamberin öldüğü haberinin yayılması ve ordunun dağıldığını gören Mekkeli askerler kaçmaya yeltenince Hind eline taşlar alarak önlerine geçmiş ve yine şu çıkışta bulunarak kadınları örgütlemiştir:
“Ey Mekkeliler İslam’a en son giren sizsiniz, ilk çıkan siz mi olacaksınız?”
Bu tarihi hadiseyi bana düşündüren ve boğazımda bir yumruk gibi düğümlenip kalan isim ‘Yusuf Tarık Gül’ oldu.
Münferit okul faciasının yaşanmasından sonra iktidar kanadından Kahramanmaraş’a giden Bakanlar ve Milletvekillerinden oluşan heyet öldürülen dokuz öğrenciden sekizinin cenaze törenine tam kadro iştirak edip Yusuf Tarık Gül isimli öğrencininkine katılmadı. Yusuf’un adı vefat eden çocukların listesine alınmadı. Baba Burak Gül KHK ile işinden atılıp beş yıl cezaevinde kaldıktan sonra 3-4 ay önce oğluna kavuşmuş. Cezaevine girdiğinde 6 yaşındaki Yusuf şimdi 11 yaşında. Babasıyla daha hasret gideremeden bir kör kurşuna kurban giden bu çocuğun babası çektiği onca çileden sonra şimdi de evlat acısı yaşıyor. Bu nasıl bir vicdan ve merhamet ki, sırf KHK’li olduğu gerekçesiyle bütün insani değerler toprağa gömülebiliyor?
İktidar, vatandaşlarının bir kesimini neredeyse vatandaşlık haklarından tamamen mahrum bırakmayı siyaset edindi. Bu durumu ne insanlıkla ve ne de iman etme iddiasında bulunduğumuz İslam anlayışıyla açıklama, yorumlama imkanı yok.
15 Temmuz’dan bu tarafa pek çok defa iktidar mensuplarına hatırlattım:
Bu insanların size muhalif ve belki de düşman olduklarına inansanız bile size düşen vatandaşlarınıza, dindaşlarınıza merhamet edip onları kazanmaktır, itip kakmak değildir. Onlara duyduğunuz bir öfkeniz, kininiz varsa affederek nefsinizi değil yüreğinizi soğutun. Tıpkı Hz. Yusuf ve Hz. Muhammed’in (sav) yaptıkları gibi. Çünkü affetmek erdemlilerin, cezalandırmak ise zayıfların ahlakıdır. Üstelik bu insanların suçlu oldukları konusunda da kamuoyunun vicdanı tatmin olmuş değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek mevkiinde bulunan kişilerin kandırılma hakkı bulunduğuna göre her seviyede vatandaşın da üst kademeye bakarak davranma hakkı olduğu rahatlıkla düşünülebilir.
İktidar bu yanlışları çok kereler yaptı. Dün Kürt vatandaşlar için de aynı durum söz konusuydu. Bir PKK’lı veya sempatizan Kürt vefat ettiğinde cenazeye iştirak edenler damgalanıp sakıncalı vatandaş statüsüne düşüyordu. Halbuki ölenden hüküm kalkar, eşrefi mahlukat olan ‘insan’ın cesedi de şereflidir. Nasıl kötü muamele yapmak, işkence etmek ağır suç kabul ediliyorsa cenazeye son görevi yerine getirmek de cemaatin üzerinde farz-ı kifayedir. Hesap görücü olarak Allah yeter. Ölenin kimliği ne olursa olsun, ölüm, kimliğin sorulmadığı, ihtilafların, husumetin askıya alındığı ve insanların barıştığı bir acıdır.
Yusuf’un babası KHK’li Burak Gül’ün evlat acısıyla oğlunun tabutu başındaki halini görünce yüreğim dağlandı. İktidar heyetinin ayırımcılık yaparak cenaze törenine katılmaması ne insani değerler ve ne de inandıkları iddiasında bulundukları din ile izah edilemeyecek çok iptidai bir davranıştır. Onlara kızmaktan çok üzüldüm, utandım. Bu vaka da, toplumsal barışımıza kasteden tekrarlardan biri olarak tarihe geçecektir.
Resulullah’ın ilgili bir hadisini hitam cümlesi olarak bir daha hatırlatıyorum:
“Merhamet edene Rahmân da merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin.”