Son bir aydır Tunceli Valisi ve ona bağlı kamu görevlilerinin marifetlerine şahit oluyor ve sözkonusu kişilerin ne kadar fütursuzca, ölçüsüzce, korkusuzca hareket ettiklerine tanıklık ediyoruz. Ne yasa ne de kural tanımışlar. Adeta yasaları askıya alıp bir derebeylik düzeni kurmuşlar. Nasıl olsa denetleyen yok, hesap soran yok. Bağlı oldukları bakan soruşturma izni bile vermemiş.
Bu ve benzeri yüzlerce vaka beni 2002’inin Kasım ayına götürüyor. Ak Parti büyük bir başarı göstererek tek başına iktidar olmuş ama henüz muktedir olamamıştı. Eski vesayet düzeni halen etkisini sürdürüyordu. İktidar aktörleri ister istemez temkinli yol alıyorlardı.
2003 yılının başında bir bakanlığın teftiş kurulunun başına getirilmiştim. “Kamu denetiminin etkin kullanımı için neler yapmamız gerekir?” diye düşünürken bir de baktık ki, hükümet “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı” ile mevcut denetim birimlerini tasfiyeye hazırlanıyor. Öyle bir belirsizlik var ki, kamuoyu mevcut denetim birimlerinin yerine nasıl bir sistemin inşa edileceğine dair doğru dürüst bir bilgi sahibi değil. Haliyle bu durum denetim kurullarında görev yapan denetçileri huzursuz etti ve çalışma şevkini önemli ölçüde kırdı.
İlk zamanlar neden buradan başlandığına anlam verememiştik. Böyle bir kurumun başında olan birisi olarak yasa yapıcı heyetin başkanı ve üyelerine ulaşıp, gerekçesini öğrenmeye çalıştım ama karşılık alamadım. Bu belirsizliğin sebebini soranların da “Siz ne anlarsınız reformdan, yenilemeden” gibi üstenci ifadelerle azarlandıklarını, paylandıklarını duyuyorduk.
Şahsen bu durum beni çok üzdüğü için görüşmek, ikaz etmek için bir yol, vesile arıyordum. O arada bir dostum vasıtasıyla o sıralarda Başbakanlıkta baş danışman olarak görev yapan Nabi Avcı ile görüşme imkanı buldum. Kendisine özetle şunları söyledim:
“Kamu yönetimi reformunu neden kamu denetim kurullarını tasfiye etmekle başlatıyorsunuz? Üstelik bunu bağıra bağıra yapıyorsunuz? Bugün kamuda görev yapan bürokratların önemli bir kısmı bu kurullarda yetiştiler. Mevcut yapıda ıslah edilmesi, yenilenmesi gereken çok husus var ama bunun yolu kurulları tamamen kapatmak, işlevsiz bırakmak değildir. Eğer daha iyi, daha işlevsel bir sistem inşa etmek istiyorsanız önce yeni kurumların inşa sürecini tamamlamalı, daha sonra da tedricen eski düzeni tasfiye etmelisiniz. Bunu yapmazsanız mevcut denetim birimlerini ve oralardan yetişen bürokratları karşınıza alır, kamu yönetimini önemli ölçüde kilitler, zaafa düşürürsünüz.”
Nabi Avcı, beni dikkatle dinledi ve şifahi olarak ifade ettiklerimi iki sayfayı geçmeyecek bir not haline getirip sözkonusu yasa taslağını hazırlayan heyetin başındaki Ömer Dinçer’e iletilmek üzere kendisine vermemi talep etti. Gereğini yaptım. Ancak ne yazık ki hiçbir geri dönüş olmadığı gibi yazdıklarımın dikkate alındığına dair bir yaklaşıma da şahit olmadım.
Bilindiği gibi sözkonusu yasa dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilince o süreçte yapılanlar da böylece kadük kaldı. Fakat ne yazık ki, üzerinde oynanan sistem bir daha düzen tutmadı.
Denetim birimlerini kaldıracağını söyleyen iktidar, yerlerine yenilerini ihdas etti. Bunlar “İç denetim birimleri” ve “Kamu denetçiliği” gibi yeni birimlerdi.
Daha sonra öğreneceğiz ki, iktidarın niyeti, mevcut denetim birimlerindeki denetçilerle kamu ve özel sektör kuruluşlarını arzu edeceği şekilde denetleyemeyeceği için sözkonusu birimlerin hepsini sıfırlayıp yeniden inşa ederek kendisine yakın taraftarlardan oluşan denetim birimleriyle keyfince bir denetim ordusu oluşturmakmış.
2013’ten itibaren yapılan denetimler bu kanaatimizi doğrulamıştır. Hele hele 15 Temmuz darbe girişiminden sonra denetim birimleri fonksiyonlarını, işlevlerini önemli ölçüde kaybetti. Zaten siyasi erke bağlı bu denetim birimlerinden özgür, tarafsız, adil bir denetim işlevi görmeleri beklenemezdi. 15 Temmuz’dan sonra denetim elemanlarının yaptıkları inceleme ve soruşturmalar neticesinde, iktidar aktörleriyle taraftarlarının aleyhine olabilecek raporlar düzenlemelerinin ve bu görüşlerinde direnmelerinin imkanı yoktu. Bu şekilde direnecek bir denetçi hakkında açık tutulan suç çuvalları hazırdı. Etnik ve ideolojik özellikleriyle rahat bir şekilde ya “fetö” ya da “pkk” çuvalına atılıp bir ekmeğe muhtaç halde dünyaları karartılabilirdi. Ekmeğinden olmamak için siyasi iradenin istediği tarzda raporlar tanzim etmek, suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu haline getirmek mümkündü ve bu yapıldı.
Türkiye denetim tarihinin bu kesitini şu yüzden özetleme ihtiyacı duydum: İktidar aktörleri, denetim ve hukuku sevmiyorlardı. Yok edemeyince, mevcut denetim kurumlarını kendi siyasetleriyle uyumlu hale getirdiler. Onun için de kamuoyunun halen olağanüstü ilgi gösterdiği Tunceli’deki Gülistan Doku soruşturmasının üzerindeki örtü kaldırıldıkça “bu kadarı da olamaz” diyebileceğimiz hayretâmiz birçok yeni suç deliliyle karşılaşıyoruz.
Bir “vali” düşünün ki, vilayetini yasalarla değil, değneksiz köyün çobanı gibi keyfince yönetmiş. Böyle başa böyle tarak. Bağlı bulunduğu zamanın bakanının mafyayla ne tür ilişkiler kurduğunu bir yeraltı mafya örgütü lideri aylarca çarşaf çarşaf deşifre etti. Ancak bakan buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi uzun süre ülkenin İçişleri Bakanlığında kalmaya devam etti ve şimdi de bu süreçlerden sorumlu tutulmayıp, layusel kılındı. Hakkında en ufak bir takibat, soruşturma yapılmadı. Çünkü ülkenin denetim ve yargı kuruluşları tamamen siyasetin emrine girmiştir.
Sözkonusu bakan tarafından Tunceli’ye Vali olarak atanan zat, valiliğe ilâveten bir de belediyeye kayyum olarak atanmış, genel bütçenin gelirlerini rahat kullanamadığı için belediyenin bütçesi de kendisine teslim edilmiştir. Gülistan Doku soruşturmasında ikinci veya üçüncü derecede sanık olan kişi Antalya’da beş yıldızlı otelde, ailesiyle, komşularıyla birlikte aylarca konuk edilmiş, otel parasının hangi kaynaktan ödendiği henüz açıklanmamıştır. Vali fütursuzca ilişkiler geliştirmiş, kaynağı belli olmayan gelirlerle yasalara uygun olmayan usullerle ödemeler yapmış, bölgesinde gencecik bir kız cinayete kurban gittiğinde aylarca şu an sanık olan oğlunu korumak, suçlarını örtbas etmek için akla, mantığa ziyan uygulamalar yapmıştır. Niye yapmasın ki, dönemin İçişleri bakanının mülki amirliği esnasında kendi eliyle onlarca başarı ödülü verdiği bir vali hakkında hangi mülkiye müffetişi sağlıklı, adil bir denetim yapabilir? Zaten yapılamamıştır.
İktidar aktörleri, altından kalkamayacakları veballer yüklenmektedirler. Sırf Gülistan Doku olayı bile yeterlidir. Kızın acılı annesi ve ablası adalete ulaşmak için adeta birer dedektif gibi yıllardır mücadele ediyorlar. Muhtemeldir ki, aile bu derece faillerin arkasına düşmemiş olsaydı bugün ortaya dökülen bu suç delilleri ortaya çıkmayacak, kim bilir o başarılı(!) vali daha nice görevlere atanacaktı.
Allahualem ülkemizde bu olaya benzer daha nice açığa çıkarılmayan suçlar ve suçlular, toplumun arasında kahraman gibi dolaşan nice katiller, hırsızlar, soyguncular var.
Sonuç olarak “daha adil bir dünya” için yola çıkmış bir siyasal hareketin iktidarında ülkenin her yerinde kurt sürüleri koyunlara dadanmış, çoban gaflet içindedir. Fırat’ın kenarında ise kurdun şerrinden boynunu kurtaran koyun kalmamıştır.
Milyonlarca insanın özlemini, umutlarını zayi eden iktidar mensuplarının bu dünyada bilmem ama öte dünyada “ülkeyi yönetmek yerine keşke dağ başında çoban olsaydım” diyecekleri muhakkak.