KARŞILIKSIZ KALAN DAVET VE YAŞADIKLARIMIZ

by Fahrettin Dağlı

Yaklaşık üç yıl boyunca az çok düşünce dünyasına ve tefekkürüne itimat ettiğim çeşitli kesimlerden yüzlerce entelektüelin ve kanaat önderinin kapısını çaldım. Yana yakıla toplumun karşı karşıya bulunduğu devasa problemi aşmada dayanışma teklifinde bulundum.

Daha öncesinde potansiyel olarak var olan ancak yaklaşık iki üç yıldır iyice ağırlaşan sosyal ve siyasal travmanın insani ve İslami usul ve esaslarla nasıl aşılabileceği konusunda istişarelerde bulundum. Ortak bir akılda buluşmayı teklif ettim.

Karşı karşıya bulunduğumuz bu devasa problemi aşmada siyaset kurumu tıkanmıştır. Daha önceki yazılarımda az çok tıkanma sebeplerini yazmıştım. Bugün mevzumuz bu olmadığı için tekrar etmiyorum.

Meselelerimizi aşmada bizce en önemli şey bu ülke topraklarından yaşayan herkesin ve her toplumsal ünitenin kendini güvende ve eminlikte hissedeceği bir iklimi oluşturmaktır.

Çünkü bir toplumu zayıflatmak ve yıkmak istiyorsanız ilk yapılacak ameliye o toplumun bireyleri ve sosyal üniteleri arasındaki güven ve itimadı yok etmektir.

Ekonomik ve siyasi alanda yaşanan yozlaşma, sosyal sermayenin vazgeçilmezi olan güven unsurunu zedelemiştir/zedelemektedir.

Sosyal sermayenin gelişimine önemli ölçüde engel olan iki ayrı faktör ise siyasi ve ekonomik alanda yaşanan yozlaşmalardır (Fukuyama, 2000; 15). Söz konusu yozlaşmalardan kasıt, ilgili alanlarda toplum adına var olan kuralların işlerliğini kaybetmesidir. Çünkü ekonomi ve siyaset yönetiminde görev alan kişiler, toplum adına üstlendikleri yetkileri çoğu zaman kişisel menfaatleri doğrultusunda kullanabilmektedirler (Frey, 1979, 307). Böylelikle toplumda özellikle yönetici kesime olan güven ciddi manada erozyona uğramaktadır.

Malumunuz Hz. Peygamberin risalet öncesi lakabı “El-Emin” idi. Yani o peygamber olmadan önce “Eminlikle” şereflenmişti. Çünkü peygamberliğinin kabul görmesi ve çağrısının karşılık bulması için en önemli vasıf eminlikti. Muhalifleri onun için her yakıştırmayı yaptı ancak hiçbirisi onu yalancılıkla itham etmedi, suçlamadı. ‘Hal, öyle hal olsun ki düşmanın bile takdir etsin.’ İşte Hz. Peygamber için durum böyle olmuştu.

Toplumda bu güven ikliminin tesisi için iki insan grubunun rehberliğine, kılavuzluğuna ihtiyaç var. Allah, kitabında bu vecibeye dikkat çekiyor. Vazife yüklüyor.

Kimlere?

Din adamlarına/dindarlara, aydınlara, akıl sahiplerine…

Maide Suresi 63. ayetin farklı meallerini aşağıda paylaşıyorum.

Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür! (Diyanet Vakfı)

Gerçek dindarların ve din bilginlerinin, onları günah olan bir söz söylemekten ve haram yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür! (Elmalılı)

Gerçek dindarların ve din bilginlerinin, akıllarını kullanarak onları herkesçe bilinen günahların sözcülüğünü, savunuculuğunu yapmaktan, yalan söylemekten ve köklerini kurutan ve insanî değer bırakmayan haramı, rüşveti yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yapmakta oldukları düzenbazlıklar ne kötüdür. (Ahmet Tekin)

Bilgin-yöneticileri (Rabbaniyyun) ve yüksek bilginleri (Ahbar), onları, günah söylemelerinden ve haram yiyiciliklerinden sakındırmalı değil miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür. (Ali Bulaç)

Bu farklı mealler içerisinde Ahmet Tekin’in yaptığı meallendirme bana daha mufassal, anlaşılır ve muradı en iyi açıklayan gibi geldi.

Evet, ayette adeta Allah bize, “Toplumlar bu hastalıklarla malul olacaklar. Günah olan söz ve fiiller olacak, insanlar harama ve kötülüğe meyledecekler. Bu durumlar varit olduğunda sözkonusu ettiğimiz toplumsal kesim harekete geçecek ve bu hastalıklı hal ile mücadele edecek.

Bir toplumda bu tür sosyal hastalıklar çoğalmışsa, kirlilik ve yozlaşma revaç bulmuşsa “Demek ki o toplumun din adamları, kanaat önderleri, aydınları kendilerine biçilen görevi yapmıyorlar demektir. Bir toplumun olumlu anlamda gelişmesinde, büyümesinde ya da olumsuz manada çöküşünde, çözülüşünde başat rolü bu insanlar oynuyor.

Aslında bunun böyle olduğunu bilmek için uzun boylu tarih bilgisine gerek yok. İçinde bulunduğunuz topluma baktığınızda, önder olarak nitelendirilen insanların yaşadığı sapmaların, o toplumu nasıl artan bir kuvvetle etkilediğini görebilirsiniz. Bu yüzden öncüler, bilenler, âlimler bir yanlış yaparlarsa o yanlış onları takip edenler tarafından bin olur, binler olur.

Öncüler, önderler, örnek insanlar doğru yaparlarsa, onları takip eden, onları örnek edinen insanlar, onların açtığı çığırı izlerler. Eğer bozulma önderlerden, alimlerden başlamışsa bu bozulma tabana doğru yayılır. Bu yüzdendir ki Peygamberimiz;

Eğer şu iki sınıf bozulursa tüm toplum bozulur: Ümera ve Ulema. (yöneticiler ve bilginler) buyurmuştur. Öyleyse, bu iki sınıfın düzelmesi toplumun da düzelmesine vesile olacaktır. Çünkü bu sınıflar toplumu sevk ve idare eden lokomotif sınıflardır.

Evet aziz dostlar, başa dönüyorum. Dediğim gibi, bu kategoriye dahil olduğunu düşündüğüm yüzlerce insana çağrıda bulundum. İçinde bulunduğumuz çıkmaz sokağı kendilerine anlattım. Dilimin döndüğü kadarıyla, bu siyasi tıkanıklığın bizleri çok daha büyük bazı problemlerin eşiğine getireceğine dair ikazlarda bulundum.

Üç aşağı beş yukarı ortak cevap şöyle oluyor: “Tespitlerinizde haklısınız Fahrettin Bey. Ancak şu an dediğiniz anlamda bir misyon yüklenme konusunda kendimde yeterli güç/kuvvet ve cesaret bulamıyorum.” Halbuki onlardan insan üstü bir güç talep etmiyordum. Onlardan sadece sağlam bir duruşla, toplumu ve siyaset kurumunu hakka ve adalete davet edici bir misyon bekliyordum. Bazen de kendi kendime “Eğer bu çağrı benim gibi bir insana kalmışsa vay halimize vay!”diyerek hicranımı içime gömüyordum.

İnanıyorum o gün bu çağrım mâkes bulmuş olsaydı bugün bu kaosu yaşamıyor olacaktık. Çünkü Allah’ın sünnetinde bir değişiklik yok. Vesselam…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept