Türkiye Müslümanları son beş-on yıl içerisinde önemli bir sosyal ve dini değişimi yaşadılar/yaşıyorlar. Olumsuz addettiğim bu gelişmenin travmatik boyutunun kemalen farkında olanların azınlıkta olması en az meselenin özü kadar önemlidir.
Mesele son derece hayati… Bu topraklarda sahih İslam’ın varlık ve beka meselesi…
Eğer sorumluluk mevkiinde olanlar uhdelerine düşen konusunda bir gayret ve cehdin içerisine girmeyecek olurlarsa korkarım önümüzdeki asır kaosun, savaşın asrı olacaktır. Çünkü sahih İslam’ın olmadığı yerde gerçek adaletten ve barıştan bahsetme imkanı olamaz. Arızi durumlar hariç sahici bir barışı inşa etme imkânı kalamaz.
Dünyaya/dünyevi olana düşkünlük, iktidar ve güç hırsı, enaniyet, haset ve kibrin insanoğlunu sürüklediği derekeyi gözlerimizle müşahede ettikçe tehlikenin boyutunu idrak ediyor ve kahırlanıyoruz.
Niçin, nasıl sorularını soruyoruz. Bizi bu eşiğe getiren temel sebepler neler? Nelerden inhiraf ettik ki bugün bu noktadayız? Bu sürecin tabi olduğu bir kanuniyet olsa gerek. Bizi bu güne hangi sebepler, nasıl taşıdı?
Az çok Kur’an ile meşbu olanlar herhalde bu soruların cevabını bulmakta güçlük çekmeyeceklerdir. Çünkü Kur’an temel yasaların çerçevesini, evvelini ve ahirini bize açık beyineler halinde bildiriyor. Bir kısmını, daha net anlaşılması için geçmiş kavim ve Peygamberlerin kıssaları üzerinden bize naklediyor.
Buyurun insanoğlunun macerası ile ilgili çarpıcı Kur’an ayetlerinin hikmetine ram olmaya:
“Gerçek şu ki, insan azar, Kendi kendini yeterli görerek. (Alak:6-7)
“İnsan, Rabbine karşı çok nankördür. Ve o da buna şahittir. Doğrusu o, malı çok sever.” (Adiyat:6-7-8)
Heva ve hevesini tanrı edinen, ilmi olduğu halde ALLAH’ın kendisini şaşırtıp, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözlerine de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi ona ALLAH’tan sonra kim doğru yolu gösterecek? Düşünmüyor musunuz? (Casiye:23)
“Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen zâlimlerden olursun.” (Bakara, 145)
“Yeryüzündeki çoğu insana uyacak olursan, onlar seni Allah’ın yolundan uzaklaştırırlar(saptırırlar), çünkü onların peşinden gittiği şey sâfî zandır. Onlar yalnızca saçmalıyorlar”(En’am, 116)
“Sakın nefsinizin arzusuna uyarak adâletten ayrılmayın!” (Nisâ, 135)
“Şimdi Rabbından bir beyyine üzerinde bulunan kimse hiç o kötü ameli kendine süslü gösterilmiş de hevâ ve hevesleri ardına düşmüş kimselere benzer mi?” (Muhammed, 14)
Çirkin arzularını tanrı edinen kimseyi gördün mü? Sen (Rasûlüm!) ona koruyucu olabilir misin? (Furkan:43)
Yoksa sen onların çoğunu işitebilir ya da aklı erer mi zannediyorsun? Hayır! Onlar hayvanlar gibidir. Hatta onlar gidişçe daha sapıktırlar. (Furkan:44)
Bu ayetler insanoğlunun dünya ile olan ilişki boyutunun işaret taşlarını gösteriyor. Ki kitap da buna munzam yüzlerce ayet bulmak mümkündür.
“İnsanın kendi kendine yetmesi” ne demek?
“İnsanın Heva ve hevesini Rabb edinmesi” ne demek?
“İnsan nasıl azgınlaşır?”
“İnsan Rabbine karşı nasıl nankör olur?”
“İnsan nasıl zalimleşir?”
“İnsan Allah’ın yolundan nasıl uzaklaşır?”
“İnsan adaletten nasıl ayrılır?”
“İnsan nasıl hayvanlaşır veya aşağısına düşebilir?”
Bu soruları çoğaltmak mümkün. Bunlar ve benzeri binlerce sorunun cevapları Kur’anda mündemiçtir.
Bulanlar arayanlardır. Tek şart, arama cehdinde heva ve heveslerimizle değil, Akliselim ve kalbi selim ile aramaktır.
İnsanoğlu bir şekliyle bu problemleri yaşamış, çağının Peygamberleri Allah’ın yardım ve inayeti ile bu problemlere çözümler getirmişlerdir. Peygamberimize verilen en büyük mucize olan Kur’an, insanoğlunun yaşadığı, yaşamakta olduğu ve yaşayacağı tüm problemlerinin çözümlerini içeriyor. O kitapla din tamamlanmıştır. İnsanoğlunun bütün problemleri cevap bulmuştur.
İnsanoğlunu hakikat karşısında kör kılan, yüzleşmemek için inada sevk eden en büyük ruhi hastalık, “İnsanın kendi kendini yeter görmesi, müstağni olarak addetmesidir” Casiye:23 bu durumu işaret ediliyor. Heva ve heveslerini Rabb edinmek suretiyle kendi dışındaki hiçbir varlığın iradesini kabul etmemek. Ve bu anlamda nefsi arzu ve isteklerini ilah olarak addetmek… Yani kelimenin tam anlamı ile “Ben her şeye yeterim. Allah’a ihtiyacım yok (hâşâ).” haletiruhiyesi…
Hevasını tanrı edinmek; “Neye nasıl inanacağıma ben karar veririm, ben belirlerim.”demek. Tersi “teslimiyet”; benim neye nasıl inanacağımı Allah belirler.
Mümin, her davranışından/eyleminden sorumludur. İman iddiasında bulunuyorsa Allah’tan bağımsız söz ve eylemde bulunamaz. Bulunacak olursa ne olur?
1-İman iddiasını kaybeder.
2-Heva ve hevesini Rab edinmiş olur.
Mü’minlere düşen, hevâsına uyan kişilerden uzaklaşıp, ilme tâbî olmaktır. İlmin kaynağı vahiy olduğuna göre, vahiy ile hevâ birbiri ile çelişen, birbirine zıt şeylerdir.
Cenâb-ı Hak kullarını, büyük ve ebedî zararları sebebiyle hevâ ve heveslerine karşı îkâz eder:
İnsanın hevâ ve hevesi o kadar tehlikelidir ki, bir müddet sonra insanlar onu ilâh mevkiine çıkarıverirler ve aşağıların aşağısına yuvarlanır giderler. Rasûlullah, hevâyı ilâh edinmenin ne kadar büyük bir kötülük olduğunu şöyle ifade eder:
“Allah’a göre, gök kubbe altında ibadet edilen sahte ilâhlar arasında, peşine düşülen hevâdan daha ağırı ve daha kötüsü yoktur.”