Din ile Irkı Çatıştırmak

by Fahrettin Dağlı

Bir müslüman için din, özgür iradesiyle icap ve kabul dairesinde vuku bulan bir üst kimliktir. Irk ise, irade ve tercihle gerçekleşmeyen, mutlak yaratıcının yaratma kudretinin bir eseridir. Bu yüzden bir olgu olarak doğuştan var olmakla tartışma konusu yapılamaz. Birinin diğerine üstünlüğü iddia edilemez. Aksi taktirde bu, Allah’ın yaratma iradesini / kudretini tanımamaktır ki, Allah bizi böyle bir akıbetten esirgesin.

Irkçılık yapmanın ne ilmi ve ne de dini bir izahı vardır. Her şeyden önce çok eskilere giderek, kökenlerimize inerek ırkımızı tam olarak bilme imkanından bile mahrumuz. Milyonlarca yıl içerisinde hangi ırkların birleşmesinin sonucu dünyaya geldiğimizi tespit etme imkanımız yoktur. Son zamanlarda gelişen gen teknolojisiyle insanların DNA’ları belli ölçeklerde tespit edilebiliyor. Test sonuçlarını gördükten sonra hayal kırıklıkları yaşayanlar hiç az değil. Yani bugün kendimizi mensubu bildiğimiz ırkın üyesi olmayabiliriz. Buradan hareketle ırkçılık yapmanın ilmi ve dini hiçbir izahı olamaz. Irkların üstünlüğünü iddia etmek bir şeytan ahlakıdır. Allah, üstünlüğün ırkta olmayıp, ahlaki terakkide olduğunu ifade buyuruyor. Esas olan ırklarımız, renklerimiz değil, insani ve ahlaki üstünlüğümüzdür. Bunun yerine alt önemsiz kimliklere sığınmakla, onları yüceltmekle teselli bulmak zaaflarımızdan kaynaklanmaktadır.

İmam Zeynel Abidin’den nakledilen şu veciz ifade mevzuyu daha hikmetli bir boyuta kavuşturuyor:

“Sahibini günaha götüren taassup, kişinin kendi ırkından kötü, şerli kimseleri diğer ırkların hayırlılarından üstün görmesidir. Yoksa, kişinin kendi ırkından olanı sevmesi asabiyet değildir. Ancak ırkına veya ırkından olana zulümde yardımcı olmasıdır.”

Dinin müminlerinin ırk taassubunu hafife almamaları beklenir. Küçük günahları biriktirmekle büyük günahlara yol açılabilir. Çünkü kendini diğerlerinden üstün gören kişi, başkalarına karşı merhamet ve hoşgörüyü de kaybeder.

İçinde yaşadığımız bu zaman diliminde bu ölçülerin önemli derecede aşındığına tanıklık ediyoruz. Meselelere akıl-nakil planından değil de asabiyelerimiz üzerinden bakmakla mevcut toplumsal problemlerimizle ilgili adil bir tasavvur geliştirme imkanımız olmuyor. Çünkü adalet, insanın düşüncede, arzuda, iffette, öfkede, cesarette, asabiyede itidal üzere olmasını, akıl ve nakil bilgisini hikmetle zenginleştirmesini gerektirir.

Hikmetten mahrum yaklaşım akıl ile nakli çatıştırır. Açıkça nassa aykırı olmasına rağmen sırf etnik asabiyenin ağır basmasıyla hakikat tevil edilerek -Allah muhafaza- Allah’ın hükmü boşa çıkarılabilir. İnsan bu asabiyeden arınıp aklını kilitleyen zaaftan kurtulabilse, Allah’ın yardım ve inayetiyle gerçeğe vasıl olacaktır.

Bazıları var ki, düşüncesine kaynaklık eden ölçüler tamamıyla akli yargılara dayanıyor. Halbuki, akıl naklin ışığıyla aydınlanamazsa hakikate karşı kör ve sağır kalabilir. Çünkü dünyada olup bitenlerin hepsi aklın ölçüleri içerisinde cereyan etmiyor. Allah’ın hayata müdahil olduğunu, değişmez yasalarının olduğunu, bizim zahirde ak gördüğümüzün hakikatte kara olabileceğini hesaba katmayan akıl her zaman bizi doğru cihete yönlendirmeyebilir. Herhalde mevzuyu en iyi açıklayan ayetler, Kur’an’da Hz. Musa ile Hızır diye isimlendirilen yol arkadaşı arasında geçen diyalogdur. (Kehf:60-82) Bu ayetler Hz. Musa ve yol arkadaşı üzerinden biz insanlara akıl ve beş duyu organıyla müşahede ettiklerimizle hakikatin her zaman çakışmayabileceğini öğretiyor.

Adalet ise çoğu zaman körlerin fili tarif etmesi gibi izah ediliyor. Halbuki bu izahta çoklu unsurların ayrı ayrı hesaba katılması icap eder. Adaleti kamu gücüyle vatandaşların kendi aralarındaki ve devletle olan muamelatından kaynaklanan hakların yerine getirilmesi olarak tarif etmek yetmez. Müslüman kendi vicdanında bunların yanında evrendeki tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte her şeyin üstünde bir de Allah’ın hukukunu kapsayan bir tarif yapmak zorundadır. Müslüman olmakla Allah’a karşı bir takım mükellefiyetle yükümlü hale geliyoruz. Dolayısıyla insanlar ve yeryüzündeki tüm varlığın hak ve hukuklarıyla birlikte Allah’ın hukukunu da gözetmekle mükellefiz. Eğer bunları ihmal edecek olursak diğer tüm şartları ifa etsek bile adaleti tam olarak gözettiğimizi iddia edemeyiz. Bir de öyle şartlar tahakkuk eder ki, normal zamanlarda adalet sayılan bir muamele olağanüstü şartlarda adil sayılmayabilir. Bu da sıradan insanları değil hakimlerin / uzmanların verebilecekleri hükümle belirlenir.

Ahirette etnik mensubiyetlerimiz üzerinden değil, bu dünyada bıraktığımız söz ve eylemlerimizle yargılanacağız. Irklarımız lehine ve diğerlerinin aleyhine asabiye taassubu gütmemiz bu dünyada belki bize birtakım avantajlar sağlayabilir, insanların iltifat ve övgülerine mazhar kılabilir ama ahirette bir cezayla mukabele görebilir. Bazen umumun güvenliği ve barışı için birtakım haklarımızdan feragat etmemiz bile icap edebilir. Öyle ya, Üstat Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi “cennet ucuz değil cehennem dahi lüzumsuz değil”dir. Aklı başında hiçbir insan, geçici / fani olanı ebedi olana tercih etmez. Müminler için bu dünya sefa sürülecek konforlu bir alan değildir. Dünyadaki en büyük yatırımımız, ebedi olanı muhkem kılmaktır.

Ez cümle, her söz ve eylemimizi bu daire içerisinde ölçüp, tartıp ifade ve icra etmemiz, Allah’ın muradı olanı da indî düşüncelere tercih etmemiz gerekir. Diğeri müflislerin ahlakıdır. Daha Azını Gör

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept