ABD Başkanı Trump’a verdiği güçlü destekle bilinen ABD’li aktivist ve sosyal medya fenomeni Charlie Kirk, 10 Eylül’de Utah Valley Üniversitesinde katıldığı etkinlikte uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti.
Gençler arasında oldukça popüler olan Kirk, muhafazakar fikirleri yaymak amacıyla kurduğu “Turning Point USA” adlı kuruluşla tanınıyordu.
Kirk bu oluşum altında üniversitelerde açık hava münazaraları düzenliyor; cinsiyet, iklim değişikliği, inanç ve aile değerleri gibi konular üzerine konuşuyordu.
Sosyal medyada milyonlarca takipçisi olan Kirk, özellikle Trump’a verdiği destek ve İsrail yanlısı duruşuyla biliniyordu. Evanjelik Hıristiyan inancı ve ailesi ise siyasi duruşunun merkezindeydi.
Kirk’in ölümü sadece ABD’de değil, Batı dünyasının pek çok ülkesinde infiale sebep oldu. Yapılan yürüyüş ve gösterilerle cinayet telin edildi ve Kirk’e övgüler yağdırıldı.
Kirk’ın en mümeyyiz vasfı, muhafazakar değerleri savunması, Evanjelist kimliğiyle İsrail’e yakın durması ve haliyle İslam’a ve Müslümanlara yönelik olumsuz tutumuydu.
Bu vesileyle bir daha gözlemledik ki, ABD ve Batı dünyasında milliyetçi / muhafazakar değerlere yönelik önemli bir trend gelişmektedir. Sözkonusu ülkelere son yıllarda yoğun olarak gelen ve her yerde göz önünde bulunan mültecilerin istihdamın daralmasına sebep olması ve doğum oranlarının yüksekliği nedeniyle gelecekte azınlıkların çoğunluğa sahip olacağı şeklindeki endişelerle milliyetçi duyguları kabartması haliyle toplumu muhafazakarlaştırmaktadır. ABD’de Trump gibi bir tüccarın tekrar başkanlığa seçilmesi de bu eğilimin bir sonucudur. Hatta bu seçimi almada en etkili fenomenin de muhafazakar fikirleriyle ABD’de şöhret olan, özellikle sosyal medya platformlarında milyonlarca takipçisi bulunan Charlie Kirk olduğu iddia edilmektedir.
ABD’li Yahudi siyasetçi ve akademisyen Samuel Huntington, “Medeniyetler Çatışması” teziyle, soğuk savaş sonrası dünyada çatışmaların temelinin ideoloji veya ekonomi yerine kültürel ve medeniyet farklılıklarının olacağını savunur. Bu tez, farklı medeniyetler arasındaki kültürel farklılıkların çatışmalara yol açabileceğini, farklı medeniyetlerin (Batı, İslam, Çin vb.) kendi çıkarlarını koruyacaklarını ve bu durumun çatışmaları tetikleyebileceğini belirtir. Uluslararası ilişkiler alanında önemli tartışmalara yol açmış olan bu tez, günümüzde de etkisini sürdürmektedir.
İki yıldan beri süren Gazze soykırımı, dünya siyasetinin nereye doğru ilerlediğinin ip uçlarını verdi. Yetmiş beş yıldır Hitler faşizminin soykırıma uğrattığı Yahudilere adeta kendilerini affettirmek, kültür, sanat ve siyasette mevzunun hafızalarda canlı kalması için çaba harcayan Batı dünyasının Gazze soykırımında doğrudan ya da dolaylı olarak İsrail’in yanında yer alması veya pasif tepkiyle yetinmesi din faktörünün halen dünya siyasetinde belirleyici olduğunu bir daha bize gösterdi.
Dinlerin / inançların halen dünya siyasetinde belirleyici olduğu bir gerçek. İşte sözü burada İslam dünyasına ve özelde Türkiye’ye getireceğim.
Batı dünyasının İkinci Cihan harbinden sonra derlenip, toplanıp ekonomik ve siyasi birliktelikler kurarken, müstemlekeci / mandacı anlayışa uygun olarak adeta cetvelle böldükleri Ortadoğu ülkelerinin yönetimlerini kendi kontrollerindeki mutemet adamlara devretmesi oralara istikrar getirmediği gibi daha çok ihtilafa, çatışmaya ve bölünmeye vesile oldu. Halen hiçbir yerde ihtilafların, çatışmaların durulmuş olmadığı bölgemizde, ülkeler bütün enerjilerini kendi iç ihtilaflarıyla tüketmekte, petrol gelirlerini de ABD ve Batının silah tüccarlarına dökerek kendi halklarını açlığa ve sefalete mahkum etmektedirler. Buna ilaveten Filistin’e Yahudi göçünü teşvik ederek orada bir Yahudi devletinin kurulmasına hamilik yapan İngilizler, ellerine de modern silahlar vererek bölge ülkelerini hizaya getirmişlerdir.
Türkiye’de de durum Ortadoğu’nun genel durumundan pek farklı olmamakla birlikte Batılıların terkinden sonra ülkemizde yönetime gelenlerin bölgede yaşayan halkların çoğunluğunun ortak müşterekliği olan İslam inancını toplumsal hayatın dışına itmesi, Fransız tipi neo-seküler bir anlayışı topluma zorla benimsetme niyetleri ve etnik milliyetçiliğe dayalı tek tip bir toplum inşası gibi toplumu dönüştürme ameliyeleri başarısızlıkla neticelenmiştir. Toplumumuz halen bu yukarıdan dizayn etme ameliyesinin travmalarını yaşamaya devam etmektedir.
Bugün yüz yıl süren dönüştürme sürecinin sonunda yaşanan başarısızlığın adeta rövanşını almaya gelen Ak Parti iktidarı da yine siyasi bir takım söylem ve taktiklerle toplumu dindarlaştırma (dindar nesil) gibi bir düzenleyici misyon yüklendi. Öncekilerin çabası nasıl siyasi baskı ve zorlamaların neticesinde başarısız olmuşsa Ak Parti iktidarının da dindarlaştırma projesi başarısızlıkla neticelenmiştir, zaten başarısız olmaya da mahkumdu.
Her iki dönemde de gerçekleştirilen akla, hikmete, fıtrata aykırı dönüştürme çabaları toplumun kimyasını alt-üst etti. Bu yüzden toplumun tekrar derlenip, toparlanması çok uzun bir zamanı gerektiriyor. Dünyadaki bu muhafazakarlaşma eğilimi karşısında Ortadoğu halklarının ortak müştereği ve vazgeçemeyeceğimiz ortak değerimiz, izzetle yaşamamızın temel sigortası olan İslam’ın bir hayat felsefesi ve ahlakı olarak tekrar eski dinamizmine kavuşmasının en önemli dayanağı bu topraklarda adil, dürüst, hürriyetçi bir siyasal rejimin inşasıdır. Üzerinden siyasetin gölgesinin kalktığı, kendi kendilerini inşa ve geliştirme anlamında sivil inisiyatiflerin özgürce inisiyatif aldıkları ve hürriyetin beşeri iklim üzerinde etkili olduğu bir siyasal yönetimde etnik kimlikleri ne olursa olsun Müslümanların tekrar derlenip toparlanmaları, bölgede iradesini icraya kadir konuma gelmeleri imkansız değildir. Sözkonusu siyasal yönetimde sağlıklı bir dini gelişmenin ve sosyal bir sinerjinin oluşturması pekâlâ mümkündür.
Öyle görünüyor ki, bugünden işaretleri görülen ve başlarda kehanet sayılan Samuel Huntington’ın, “Medeniyetler Çatışması” tezi gerçekleşebilir. Bu muhtemel gelişmeye karşı bizim de bölgemizdeki halklarla ihtilaflarımızı çözerek ortak müşterekliğimizi geliştirmemiz ve gelecek gelişmelere hazırlıklı olmamız icap ediyor.
Ak Parti iktidarının din ile ilgili yanlış politikaları bu toplumu İslam’dan uzaklaştırmamalı. Bu coğrafyada İslam’ın barış ikliminin yaşanması sadece Müslümanlar için değil bölgemizde yaşayan tüm gayri müslim ve inançsızlar için de bir güvence / sigorta olmalıdır. 15. Yüzyılda İspanya’dan kovulan Yahudiler nasıl gelip Osmanlı’ya sığınmışlarsa bugün de bu toprakları zulümden baskıdan kaçan tüm dünya mazlumlarının sığındığı bir diyar haline getirmek mümkündür. Bu hedefi ya başaracağız, ya başaracağız, selamette kalmak için başka bir yol bilmiyorum.