Dindar muhafazakar ve özellikle de ideolojik kesim (kavramdan çok haz etmesem de adına siyasal islamcı dedikleri) için “fetih” en çok konuşulan mevzulardan birisidir. Uğruna yanıp tutuşur ve bunu neredeyse imandan bir cüz olarak görürler.
Fetih, islami kavramları muhteviyatında toplayan Diyanet Ansiklopedisinde şöyle tanımlanıyor: [Arapça’da “açma, yol gösterme, hüküm verme, galibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarına gelen fetih (feth, çoğulu fütûh, bunun da çoğulu fütûhât), terim olarak İslâm’da meşrû görülen savaşlar hakkında cihad kelimesine benzer şekilde, müslümanların gayri müslimlerden gerçekleştirdikleri toprak kazançlarını tarihte ve günümüzde bilinen diğer istilâ ve sömürü savaşlarından ayırmak amacıyla kullanılmıştır; kaynağı da müslümanların geçmiş ve gelecekteki maddî-mânevî zaferlerinden bahseden Feth sûresidir.]
Şimdi de kaynak olarak gösterilen Fetih suresindeki ayete gelelim…
“Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah’ın bağışlaması, sana nimetini eksiksiz vermesi, seni dosdoğru yolda yürütmesi ve Allah’ın sana güçlü bir şekilde yardım etmesi için sana apaçık bir fetih ihsan ettik.” (48/1-3)
Bazı müfessirlerin aksine pek çok müfessir tefsirlerinde ayetle müjdelenenin Mekke fethi olmadığı, Mekke de dahil olmak üzere pek çok gelişmenin anahtarı olan “Hudeybiye” anlaşması olduğu kanaatini paylaşmışlardır.
Ayetteki “fetih” kelimesi, müslümanlar açısından bir çözüm getirdiği ve tıkanıklığı açtığı için “sulh / barış” anlamında kullanılmıştır.
Görünürde Hudeybiye anlaşmasının hükümleri müslümanların aleyhine gözükse de ve bu nedenle sahabeler hoşnutsuz olmuş ve tepki göstermişlerse de feraset sahibi Peygamber sahabelerin muhalefetine rağmen barıştan yana irade izharında bulunarak anlaşmayı imzalamıştı.
Bu barış anlaşmasının fetih sayılmasının pek çok sebebi sayılabilir. Ana sebeplerin şunlar olduğu kanaatindeyim:
-Müslümanlar ilk defa resmi olarak taraf olma statüsü, meşruiyeti kazanmışlardır. Bu durum hem Mekke ahalisi ve hem de çevredeki Arap kabileleri nezdinde müslümanların hanesine önemli bir kazanım olarak işlendi.
-İkincisi, her haklı dava sahibi barıştan yana rey kullanır. Çünkü barış ikliminin sağladığı güven ortamında psikolojik üstünlüğü elde etmek için güçlü bir çağrı ağının (network) kurulması fırsatı doğar. İslam’ın amacı çağrısını bütün kıtalarda ulaşamadığı bir insan kalmayacak şekilde mazeretleri ortadan kaldırmaktır. Tebliğ ve çağrıda bulunur, zorlama yapmaz.
-Üçüncüsü, Müslümanların askeri anlamda henüz fiili bir savaşa hazır olmayışları, dolayısıyla hem personel ve hem de teçhizat ve donanım açısından bir mühlete ihtiyaç duymalarıdır.
-Dördüncüsü, savunmanın en önemli unsurlarından biri olarak hem askeri, hem de ekonomik anlamda bir caydırıcılık oluşturmaktır. Bugün İsrail’i saldırganlığından caydırmak için nasıl ekonomik kaynaklarına ambargo ve dışarıdan yapılan transferlere blokaj uygulama çağrısında bulunuyorsak o günün mütecaviz Mekke aristokrasisi için de bunun yapılması elzemdi. Çünkü ekonomik üstünlük onları bu saldırgan tutumlarından caydıramazdı.
-Beşincisi, Mevcut yetişmiş insan gücünü savaşta kaybetme riskine karşılık olarak onları birer eğitmen olarak çevre Arap beldelerine göndermek, böylece hem islami tebliğde bulunmak ve hem de yeni dostluklar ve ittifaklar oluşturmaktır.
Bir barış ikliminde bunların hepsi gerçekleşti ve bu sürecin en önemli safhası olarak kan dökülmeden Allah’ın evinin bulunduğu Mekke’nin müslümanların kontrolüne geçmesi mümkün oldu.
Öncelikle “fetih” kelimesinden anlaşılması gereken kalbi ve aklı İslâm gerçeğine açmak, İslâm’ın mesajının önündeki engelleri kaldırmak, insanın kalbine ve aklına ulaşmayı mümkün kılacak iklimi hazırlamaktır. İslam, insanların kalplerine taliptir. O kalplere bir fetih ile girebilmeyi arzu eder. Fethetmek varken neden o kalpleri katletsinler? Veya neden dünya mallarına tamah edip ganimet peşinde koşsunlar? Uhud savaşında bozguna yol açan ganimet arzusunun nelere mal olduğunu hem Kur’an ve hem de Hz. Peygamber haber vermiyor mu?
O zaman “cihat” nerede kaldı diye sual edilebilir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi müslümanların sorumluluğu, Allah’ın mesajının ulaşmadığı bir kalp bırakmamaktır. Eğer bunun önünde engeller varsa onları öncelikle barışçıl yöntemlerle, olmuyorsa güç kullanarak ortadan kaldırmak zorunludur. Her topluluğun, her milletin doğal olarak güvenlikleri için tehdit unsuru olan güçlere karşı caydırıcılık maksadıyla yaptıkları savaşlar ise tamamen savunma amaçlı meşru müdafaalardır.
“Kendilerine karşı savaş açılmış müminlere, zulme uğramış olmaları sebebiyle savaş izni verildi. Şüphesiz, Allah onlara yardım etmeye kadirdir.”(Hac, 22/39)
Ayette de ifade edildiği üzere, fetih çabasına Allah’ın mesajı ile insanlar arasına girip İslam’ın insanlara ulaşmasına engel olanların bu zulmüne mâni olmak için girişilir.
Hz. Peygamber Hayber’e giderken sancağı verdiği Hz. Ali’ye şu tembihatı yapıyor:
“Acele etme! Şunu iyi bil ki, bir tek insanın senin vasıtanla imana gelmesi, sahralar dolu kırmızı develerden daha hayırlıdır.”
“Bir tek insanın imanını kurtarmayı -değil bir ülkeyi ele geçirmek veya biraz ganimet elde etmekle aynı tutmak- bütün dünya saltanatının üstünde tutan bir dinin” arka planını samimi ve akıllıca okumak gerekir.
Ayrıca Hz. Peygamber Bedir’den galibiyetle dönerken savaş kazanmış bir komutan edasında değildi. Aksine sahabesine asıl savaşın hedefini gösteriyordu: “Küçük cihattan büyük cihada yöneliyoruz.” “Mücahit, nefsine karşı cihâd eden kimsedir.”
Allah’ın, “Artık sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın. Onların üstünde egemen bir zorba değilsin.” (88/21-22) diye uyardığı bir Peygamber farklı bir şey söyleyemezdi.
Bütün bu gerçekliğin ışığında şunu söyleyebiliriz: Fetih, barış ve hürriyetin önündeki engelleri ortadan kaldırma, Allah’ın mesajının engelsiz bir şekilde insanlara ulaştırma ameliyesinin adıdır. Bu anlamda ne insanları inanmaya zorlama ve ne de insanların yaşadığı coğrafyaları işgal edip, mallarına mülklerine el koyma (ganimet) değildir.
Külden zerreye (tümden gelimle) erişebileceğimiz sonuç budur.