Halk Padişahının Dini Üzeredir

by Fahrettin Dağlı

Kamuoyu aylardır iktidarın “Terörsüz Türkiye”, DEM çevresi ve bazı muhalif kesimlerin “barış süreci” dediği bir siyasi süreci konuşuyor, tartışıyor.

Bu yazımda mevzunun detayını yazacak değilim. 2013-2015 yılları arasında adına “çözüm süreci” denilen süreçte, çok şaşaalı toplantılar, sempozyumlar ve farklı etkinlikler gerçekleştirilerek sanki geri dönülemez bir yola girilmiş gibi bir hava estirildi. Bazılarınızın hatırlayacağı gibi o günlerde de yürütülen bu çalışmaların olumlu bir sonuç hasıl etmeyeceğini ifade ediyordum. Bu kanaate varmamın sebebini şöyle ifade edebilirim:

Bir mücadelenin sonuç hasıl etmesi, o çalışmayı yürüten tarafların samimiyetine, karşılıklı iyi niyetlerine ve buna göre aksiyon almalarına bağlıdır. Çözüm sürecinde her iki tarafta da bunu hissedememiştim.

O gün ihtilafların çözümü için teklifim şuydu: Arkasına güçlü bir halk ve kamuoyu desteği alan Ak Parti iktidarı hiç kimseyle pazarlık yapmadan, bütün vatandaşlarının en temel haklarını tanımalı, varsa bir kırgınlık gidermeli ve hak sahipleriyle helalleşmelidir. Bunu yapabilecek güç ve kudrete sahip olduğu halde pazarlık yapmasına ihtiyaç yoktur. İnsan / kul hakkı pazarlık konusu yapılamaz. Bir örgütün, bir baskı grubunun, dış güçlerin zorlaması olmadan meseleyi kendi iradesi ve gücüyle çözebilmelidir.

Ak Parti iktidarının pazarlık yolunu seçmesinin sebebi o gün de bugün de anlaşılamadı. O sürecin bugünkünden farkı, o gün iktidara olan toplum ve kamuoyu desteğinin bugünkünden daha güçlü olmasıydı. İktidarı bugün bu noktaya getiren, çözüme sevkeden de bölgemizdeki konjonktürel şartlardır. Bölgemizde meydana gelen ciddi gelişmeler bir bakıma iktidarı böyle bir inisiyatif almaya mecbur etmiştir.

Bu yazıda sözkonusu süreçlerin analizinden ziyade buna bağlı olarak gelişen toplumsal dönüşümün etkilerini yazacağım.

2013 yılında Ak Parti iktidarınca “çözüm süreci”ne start verilince o güne kadar bu mevzularda şahin kesilen çevremdeki Ak Partili arkadaşların birden dil değiştirdiklerine şahit oldum. Kendilerinden sıklıkla şu cümleleri duyuyordum: “Aslında Kürtlere haksızlık edildi, Diyarbakır cezaevi işkenceleri, asit kuyuları, beyaz toroslar, faili meçhullerin hiç biri yalan, iftira değil, hepsi gerçek”, “Diller de Allah’ın ayetleridir, herkes kendini ana diliyle kamusal alanda ifade edebilmelidir.”, “PKK’yi üreten, büyüten de bu şartlardır.” gibi… Halbuki çok az zaman önce aynı insanlar bu minval üzere beyanlarda bulunan başkalarını rahatça “PKK’lı veya bölücü” diye yaftalayabiliyorlardı.

Kulaklarıma inanamıyordum, bu kadar kısa zamanda nasıl bu kadar hızlı bir dönüşüm geçirilebilir? Bugün yine hemen hemen aynı manaya gelecek izahlara şahitlik ettikçe Hz. Ali’ye atfedilen “halk padişahının dini üzeredir” sözünün bir hikmetin eseri olduğunu düşünüyorum. Burada “din” kelimesinin “yaşayış biçimi, hayat tarzı” olarak tercüme edilmesi gerektiği açıktır.

İnsanlar, başlarındaki hükümdarın temel doktrini ve eyleme biçimi neyse ona meylederler. Onun görüşlerini referans olarak görürler. Onu taklit etmeye özen gösterirler.

Bu tecrübeye dayalı veciz ifade, genellikle yöneticilerin toplum üzerindeki etkisini vurgulamak için kullanılır ve yöneticinin ahlaki duruşunun, halkın dini ve ahlaki yapısını da şekillendireceğini ifade eder.

Halk arasında yine bu manayı çağrıştıran farklı atasözleri de vardır: “Üzüm üzüme baka baka kararır”, “Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” gibi…

Hz, Peygamber de, “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” diye ifade buyurmuştur.

İbni Haldun da toplumların âdet ve müesseselerindeki değişik yanları meydana getiren sebeplerden birinin de devletin, hükümdarın (üst yapı kurumlarının) benimsediği ve aşıladığı zihniyet, politika ve değerler olduğunu ifade eder ve İslâmi kaynaklarda sıkça tekrarlanan, “Halk hükümdarlarının dini üzeredir” darbımeselini örnek gösterir.

‘Halkın imama uyması’ tezinin nedenleri konusunda İbn Haldun, hadiseyi medeniyetler çatışması bağlamında değerlendirmekte ve uzun bir açıklama yapmaktadır;

[“Mağlupların hayat tarzı, giyimleri, adetler ve diğer hususlarda her zaman galipleri örnek almaya düşkün oldukları hakkında: bunun sebebi şudur; nefis, her zaman, kendisine galip gelmiş ve boyun eğdiği kimsede bir mükemmellik olduğuna inanır. Bu, ya onu büyük görmesinden dolayı, mükemmel olarak değerlendirmesinden, ya da boyun eğmesini sıradan bir galip gelme dolayısıyla değil, galipteki mükemmellikten dolayı olduğuna kendisini -yanlış bir şekilde- şartlandırdığı içindir. Eğer kendisini buna şartlandırır ve bağlarsa artık bu onda bir inanç haline gelir ve her şeyde galibi örnek alıp ona benzemeye çalışır. Veya mağlup, galibin karşı konulmaz bir asabiyet ve güce sahip oluşundan dolayı değil de gelenek ve adetlerinden dolayı galip geldiği yanlış fikrine saplanır. Bu ise birinci sebep olarak söylediğimiz galibi büyük görmektir. Bütün bu sebeplerden dolayı mağlupların her zaman, giyimlerinde, binitlerinde, silahlarında ve diğer hususlarda galiplere benzemeye çalıştıkları görülür. Hangi ülkeye bakılırsa bakılsın o ülkeyi koruyanların ve sultanların askerlerinin kıyafetlerinin genellikle o ülke halkı tarafından nasıl örnek alındıkları gözden kaçmayacaktır. Çünkü bu kimseler, halk üzerinde galip olanlardır. Bu hususta, şu sözdeki hikmeti ve sırrı düşün; “halk hükümdarın dini üzeredir.” Bu söz de bizim söylediklerimizle aynı kapıya çıkmaktadır. Çünkü hükümdar, idaresi altındakiler üzerinde galip ve onlara hakimdir. Halk, tıpkı çocukların babalarında, öğrencilerin de öğretmenlerinde var olduğuna inandıkları mükemmellik gibi, hükümdarlarında var olduğuna inandıkları mükemmellik nedeniyle onu kendilerine örnek alırlar.”] (İbn Haldun, Mukaddime-I Çev: Halil Kendir, 2004, S:200-201)

Ebû Mansur es-Seâlibî de, “İnsanlar, başlarındaki hükümdarın temel doktrini ve inancı neyse ona meylederler. Onun görüşlerini referans olarak görürler. Onu taklit etmeye özen gösterirler.” demiştir.

Cenabı Allah da bu hususa şu ayetleriyle işaret buyuruyor:

“Böylece Biz kendi kötü tercih ve gafletleri nedeniyle, zalimlerin bir kısmını, diğer kısmının yanına yoldaş, başına yönetici yapar (ezdiririz).” (6/129)

Ahirette cehenneme gönderilecek olan zalim ve kafir halk, liderlerini, liderler de onları suçlayıp birbirlerini lanetleyeceklerdir. (7/39; 26/99; 33/67)

“Allah her dönemin hükümdarını halkın kalbine göre gönderir. Onları düzeltmek isterse salih birini, helak etmek isterse kötü birini hükümdar olarak gönderir.” (17/16)

Bu ayetlerden de anlıyoruz ki, değişim tavuk-yumurta misalinde olduğu gibi karşılıklı bir etkileşimdir. Kim kimi değiştiriyor? “Halk yöneticilerinin dini üzeredir” derken hangi neden sonucu doğuruyor? Halk mı bu yöneticiye layık, yoksa yönetici mi bu halka layık? Sıhhati tartışmalı da olsa “nasılsanız öyle yönetilirsiniz” hadisi de bir bakıma bu soruya cevap teşkil etmektedir.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept