HAMASET SÖYLEMİYLE NEREDEN NEREYE?

by Fahrettin Dağlı
Uzun bir süredir hamasetin sebep olduğu hasarlara, yıkıntılara, haramlara, günahlara dikkat kesiliyorum. Özellikle siyasiler öyle hamasi bir dil ve üslup kullanıyorlar ki, adeta sarhoş olmuş birinin, ağzından çıkana sahip olamadığı gibi… Ancak tabi ki, bu akıl ve mantık dışı söylem sadece bugünün dil hastalığı değil; tarihsel olarak süregelen kronik bir problem.
Hamaset nedir diye lügatlara baktığımızda, çok farklı tanımlarının yapıldığını görüyoruz.
Kelime, Arapça ḥamâsa’ kökünden geliyor. Arap edebiyatında “hamâse şiir” geleneği meşhur. Bazı şairlerin ekmek kapısıymış. Saray soytarıları misali kapı kapı dolaşır, methiyeler dizer, bahşiş koparırlarmış.
Türk edebiyatında da özel bir yeri var; öyle ki,1940’lı yıllarda Yücel Dergisinde “Türk Hamaset Şiiri” diye de özel bir dosya yer almış.
Batı dillerinde “Heroism” diye karşılığı var: kahramanlık/yiğitlik.
“Yaratılıştan kahramanlık, yiğitlik, özden gelen cesaret”;
“Coşma, şecaat / aşırı cesaret gösterme, fanatizm.” gibi tanımlar…
Hamaset söyleminin çok eskilere uzanan bir mazisinin olduğunu ifade etmiştik. İnsanları coşturmak, cesaret aşılamak, gaza getirmek, mücadeleye, savaşa teşvik etmek. İntikam ve kabile asabiyetini tahrik etmek…
Söz buraya gelmişken, şu misali vermeden geçmeyelim; Bedir muharebesinde Peygamberin ordusunun safında kahramanca dövüşerek ölen bir kişi ile ilgili olarak sahabe Hz. Peygamberin yanında övücü cümleler kullanarak şehit olduğuna dair hamasi konuşmalar yaparlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber sahabeyi; “Hayır, o kişi şehit değildir. Çünkü o Allah’ın rızasını gözeterek değil; kavmi/aşireti onunla övünsünler diye savaşıyordu.” diye uyarmıştır. Yani, günümüzde herkesin dilinde ucuzlayan şehitlik üzerine yapılan hamasi söylemleri değerlendirme adına dikkat çekici bir hadis…
Eski Arap topluluklarındaki aşiretlerin “hamâse şiir” geleneği de bunun bir örneği. Cahiliye geleneğinde aşiretlerin, soyların birbirlerine karşı “İntikam, kabile asabiyeti, yiğitlik” motiflerini taşıyan hamasi şiirler okudukları; İslam sonrasında da, bu geleneğin İslami motiflerle “İslamileştirilerek” sürdürülmeye çalışıldığını görüyoruz.
Bugün hamasi söylemi, dini ve milli mevzularda taraftarlarını, dindaşlarını, ırktaşlarını, cemaatdaşlarını / tarikatdaşlarını galeyana getirip çoğaltmak, sosyal ve siyasal yapılarını güçlendirmek amacıyla yoğun bir şekilde kullanılmaya devam edildiğine tanıklık etmekteyiz.
Bu dönemin en belirgin alamet-i farikasıdır, hamaset. Bu durum özellikle muhafazakâr ve milliyetçi kesimin geçmişten bugüne tevarüs eden mirasıdır.
Aslında, sadece basit bir meseleymiş gibi dokunur geçeriz. Halbuki mahiyeti itibariyle çok büyük bir musibet, dert. Çünkü her şeyden önce Allah’ın bize ihsan ettiği aklı devre dışı bırakan, bizleri duygularımıza, hissiyatımıza mahkûm eden efsunlu bir his ve heyecan dalgası…
Bu toplumda hamaset hep geçer akçeydi ama şimdiler kadar uçmamıştı. İslami ve millici bir kesimin hamurunun hep mayası olmuştur hamaset. Necip Fazılların, Şevki Yılmazların, H. Hüseyin Ceylanların ve onların muadili hamaset ustalarının alevlendirdiği geçmişin bugüne yansımaları…
Bugün, hayatın her alanına sirayet eden bir duygu seli; dini, siyasi, edebi v.s. bütün alanlara hükmeden ezoterik bir tarz haline geldi.
Öyle ki, zaman zaman vites tutmaz; bir bakarsın ki, konuşma bağlamından kopmuş çok farklı alanlara dalıvermişsin. Muradının çok ötesine geçivermişsin. Mevzu ile ilgili çok örnek verilebilir ama herhalde en uç örneklerden birisi, Silvan’da AKP ilçe Başkanı’nın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu anons ederken söyledikleri;
“Kargaşanın, kaosun, terörün mimarı Sayın Bakanımız Süleyman Soylu Bey!” (24 Mart 2017).
Evet, “Hamaset”, his ve heyecanı kanatlandırıp akli melekeleri askıya aldırır. Şuuru kaybettirip, kendinden geçirmektir.
Geçmiş gençlik yıllarıma uzanıyor ve aynı hastalıkla malul olduğum zamanları hatırlıyorum. Komünizm, Siyonizm, Kapitalizm v.s. karşıtlığı yaparken aslında çok fazla kitabî bilgim yoktu. Sadece ezberletilen sloganik cümleler üzerinden öğretilen bilgi kırıntılarıyla karşıtlık/düşmanlık yapıyordum. O günlerde birileri karşıma çıkıp, “Bu karşıtlığını yaptığınız sosyal ve ekonomik sistemlerin neyine karşısın.” diye sorsalardı herhalde yine bize slogan düzeyinde öğretilen, ezberletilenlerin ötesine geçemezdim.
Bu ezberlerle 12 Eylül’e geldik. Sert bir kayaya çarpınca Hanya ile
Konya’yı öğrenmiş olduk. Bir hamaset uykusundan uyandık ki, şişirilen kanatlarımızın havası indi ve ayaklarımız yere basmaya başladı. Bu derin uykunun rehavetini üzerimizden atarak bir bakıma hamaset uğruna heder ettiğimiz mesaimizi telafi etmeye çalıştık. Bir kısmımız aklın, hikmetin rehberliğinde geçmişten kalan eksiklerimizi gidermeyi ve bilginin dünyasında sörf yapıp hayatımızı yeniden inşa etmeyi başardık; elhamdülillah. Mevlâna metaforunda olduğu gibi pergelin sivri ucunu hakikatin merkezine yerleştirip; diğer ucunu ise üretilen bilgi ve tecrübenin üzerinde dolaştırarak kendimizi yeniden onardık; yeniledik.
Ne yazık ki, bugün de eskilerden kalma alışkanlıkla yine bu hamaset dilinin aklın ve hikmetin önüne konduğunu görüyoruz. Ne derseniz deyin bu dili kullanarak siyasette, cemiyette rant devşirme heveslileri yine iş başında. Bugün bu ülkede özellikle milliyetçi-muhafazakâr hamaset fırtınasının tazyiki altındayız. Akıldan, hikmetten, ahlaktan, ölçüden mahrum ve laf kalabalığıyla yoğrulmuş bir cezbe halinin cari olduğu bir sosyal ve siyasal iklim… Semptomları; atalet, tembellik, fikirde ve düşüncede şuursuzluk, zihinde ve beyinde uyuşukluk…
Dediğim gibi bu hastalık bugün ortaya çıkmış değil. Eski Arap ve Türk geleneği ile genetiğimize işlemiş bir kronik/müzmin hastalık. Akıl, mantık, hikmet süzgecinden geçirip tefekküre dönüştürüp insani ve toplumsal bir dermana, ilaca dönüştürmek varken hisleri, duyguları, heyecanları harekete geçirerek akli melekeleri devre dışı bıraktık. Bilginin en temel kaynaklarını gerilere ittik.
Bugün bu toplumda bu hastalığın semptomları çok yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Bu da aklı/rasyonel olanı devre dışı bırakmaktadır. Toplumu akıl, ilim ve hikmet havzasından uzaklaştırmaktadır.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept