Hikmet ve Aydınların İhaneti

by Fahrettin Dağlı

Ak Parti iktidarları herhalde benim gibi çok sayıda insan için önemli bir muhasebe ve murakabe vesilesi olmuştur. En azından önceden tevatür düzeyinde tahmin ettiğimiz bazı hususların tam anlamıyla açığa çıkmış olmasıdır. Mahallemizle ilgili ciddi müşahedelerimiz vardı ama yine de mahalle milliyetçiliğinin baskın karakteri nedeniyle yeterli sorgulama yapamıyorduk.

Müslüman bireyler olarak sorgulamalarımızla, yargılamalarımızla iman ettiğimiz Kitabın ışığında ve o mektebin Başöğretmeni Peygamberin izinde tekrar oturup o vakte kadar olan ezberlerimizi gözden geçirmeye başladık. Bizim için kolay bir süreç değildi. Kemikleşmiş bir ezberi bozmak elbette kolay değildi. Kendi ezberinizi bozsanız bile içinde yaşadığınız muhitin mukimlerinin ezberleri karşınızda büyük bir tabya olarak duruyordu. Nasıl mücadele edecektin? Milyonların karşısında bir avuç insan olarak nasıl sabırla direnç koyabilirdin?

Ama tabii ki her zorluğun arkasında bir kolaylık vardır. Yeter ki, siz aktif bir eylemlilikle sabredin. Allah mutlaka bu niyet ve ona munzam eyleminize karşılık veriyor. Yeni kapılar, pencereler açıyor. Geciktiriyor ama asla ihmal etmiyor.

Kur’an sadece hıfzedilmek için değil, ondan daha önemlisi üzerinde tefekkür edip anlamak için gönderilmiştir. İlk ayeti “Oku” ile başlamıştır. Bu okuma bizim bildiğimiz okumadan çok farklı bir anlamı içerir. Ki ondan sonra gelecek bir ayette ise, “Üzerinde düşünerek, anlayarak tertil üzere (yavaş yavaş; tane tane, hakkını vererek) oku.” diye Hz. Peygamber uyarılıyor.

Bugüne kadar yazılarımda Kur’an’da geçen onca kıssayı bugünümüze soyutlamaya çalıştım. İsabet ettiklerim de vardır; etmediklerimde. Buradaki tesellim, Allah’ın niyetlere göre karşılık halk etmesidir. İlahiyatçı değilim ama her sade Müslüman gibi iman ettiğim Kitab’ı ve O Kitabın Pratisyeni Hz. Peygamberi hakkıyla anlamaya gayret ediyorum.

İşte bugün bu vesileyle eğer yanlış saymamışsam Kur’an’ın 113 ayetinde çeşitli vesilelerle geçen “Hikmet” kavramı ile ilgili olarak bugünümüze dair bazı soyutlamalar yapmaya çalışacağım.

Arapça’daki “el-kelime mine’l-hikme” deyiminde geçen hikmet kelimesinde “alıkoymak, gem vurmak, sakındırmak” anlamında kullanılmıştır. Zira bu deyimle kastedilen şey insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan sözdür. Böyle ahlâkî muhtevalı özlü sözlere hikmetin yanı sıra hüküm de denmektedir. Ayrıca “işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan”, “mânaları idrak etmek”, “zihnî kabiliyet, ustalık” anlamlarında da kullanılmıştır.

Kur’an’da “hikmet”in geçtiği bazı ayetler;

“Nitekim size içinizden bir peygamber gönderdik. O, size âyetlerimizi okuyor, sizi günahlardan temizliyor, size KİTAP VE HİKMETİ öğretiyor; yine size daha önce bilmediklerinizi öğretiyor.” (Bakara:151)

“Allah HİKMETİ dilediğine verir. Kime HİKMET verilmişse, ona gerçekten pek çok iyilik ve güzellik verilmiştir. Fakat bu hakikatleri ancak gerçek akıl sahipleri anlar, üzerinde düşünüp ibret alır.” (Bakara:269

“Rasûlüm! Eğer üzerinde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir grup vereceğin hükümde seni bile ADÂLETTEN saptırmaya kesinlikle yeltenmişti. Fakat onlar, başkasını değil ancak kendilerini saptırırlar ve sana da hiçbir zarar veremezler. Çünkü Allah, sana KİTABI VE HİKMETİ indirmekte ve sana bilmediğin şeyleri öğretmektedir. Allah’ın sana olan lütfu gerçekten çok büyüktür.” (Nisa:113)

Evet, bu ayetler de dahil olmak üzere pek çok ayette Allah, Peygamberler için “Kitabı ve Hikmeti verdik” diye ifade buyuruyor. Yani Kitap ve Hikmet ayrı birer değer olarak zikrediliyor. Acizane bundan anladığım hakikat şu; “Kitap” bilgidir, “Hikmet” ise, o bilgiyi mayalandırma / manalandırma kabiliyet ve ehliyetidir. Bir bilgiyi / veriyi hakkıyla anlamlandırmak için aklî melekelerle birlikte hikmete de ihtiyaç var.

Peki, hikmete nasıl ulaşırız? Hikmet sahibi olmak için ne yapmamız lazım? Bu dinin müntesipleri için bu sorunun cevabı çok önemli. Malum, Kitabı bilgi, kesbidir (okumakla kazanılır); Hikmet ise vehbidir (yani Allah vergisi).

Evet, soru; Allah’ın bizi hikmetle nimetlendirmesi için ne yapmalıyız?

Herhalde bu soruya verilebilecek en kısa cevap şu olabilir; Salih amelleri çoğaltmak…

İkinci soru; Salih amel nedir?

El-Cevap: Yararlı, faydalı, hayırlı, helal ve meşru işlerin tümüdür.

Allah’a sığınarak, haddimi zorlayarak şu hususun altını çizmiş olayım; Allahualem, Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak en hayırlı amel-i salih, insanlara ve varlık alemine adil davranmaktır; onlara karşı dürüst kalmaktır. Yani, kul ve diğer varlıkların haklarını, hukuklarını gözetmektir, korumaktır.

Şimdi gelelim bugünümüze dair bazı soyutlamalara…

Başta da ifade ettiğim gibi içinde yaşadığım muhafazakâr muhitte şöyle bir sapmayı hep gözlemledim; Müslümanlık iddiasındaki kişiler, farz namazlarına; oruçlarına onlarca nafile ilave ederler; günde binlerce tesbihat yaparlar; onlarca defa hac ve umre ziyaretleri yaparlar ama insanların hak ve hukuklarını çiğneyecek onca fiili yapmaktan da imtina etmezler. Kendisini, eşini, çocuklarını, yakınlarını, dostlarını, cemaatdaşlarını / tarikatdaşlarını rüşvetle, iltimasla, kayırmayla bir yerlere yerleştirmek için her türlü torpile, aracıya baş vururlar; iktisadi işleri için her türlü tavassuta müracaat ederler; kayrılmayı beklerler v.s… Bunları yaparken de kul haklarına girdiklerini ve hakkın iadesinin bazen imkansız olduğunu akıllarına bile getirmezler. Ama bütün bunlara rağmen onlar sadece Allah’a müteveccih olan borçları ödemiş olmanın tatlı hayalleriyle sermest olurlar. Kul haklarına girdiklerini akıllarına bile getirmezler.

İşte burada “Hikmet” sahibi olmanın ne kadar büyük bir servet olduğu ortaya çıkıyor. Hikmet ehli, yaptığı her işin adalete, rızaya muvafık olup olmadığını tartar, biçer ona göre yapar veya yapmaz. Bu anlamda Ak Parti iktidar süreci bizim için tam bir turnusol kağıdı gibi kimin has, kimin havas olduğu konusunda öğretici oldu. “Müslüman aydın” olarak gördüğümüz / bildiğimiz isimlerin ezici bir çoğunluğunun ne kadar dünyevileştiklerine; haramı helal saydıklarını gözlemledik. Tek endişelerinin “İslami kesimin bu dönemde biriktirdiklerini kayıp/zayi etmemeleri” olduğunu büyük bir hüzünle müşahede etmiş olduk. Muhafazakarlıklarının “biriktirme” ve biriktirdiklerini “muhafaza etme” olduğunu görme bahtsızlığına eriştik.

Halbuki Cenab-ı Allah toplumla ilgili mesuliyeti, sorumluluğu birinci derecede o toplumun aydınlarına, din adamlarına / bilginlerinin boynuna yüklemiş. Allah Maide 63. Ayetle bu sorumluluğu mealen şöyle ifade buyurmuş;

“Gerçek dindarların ve din bilginlerinin, akıllarını kullanarak onları herkesçe bilinen günahların sözcülüğünü, savunuculuğunu yapmaktan, yalan söylemekten ve köklerini kurutan ve insanî değer bırakmayan haramı, rüşveti yemekten menetmeleri gerekmez miydi? Yapmakta oldukları düzenbazlıklar ne kötüdür.”

Evet, bu ayet İsrail oğullarının din adamlarının yaptıkları kötü fiili zemmediyor. Ancak biliyoruz ki, Allah’ın ayetleri zamanlar üstü ve evrenseldir. Muhatabı da biz Müslümanlarız.

Ne yazık ki, ilahiyat/teoloji bilginlerinin kahır bir çoğunluğunun da bu hikmetten mahrum kaldıklarını gözlemledik. Halkı irşat etmek yerine siyasetin kurulu düzenin çarkları arasında bir bilye gibi işlev gördüler. Bu anlamda içinde yaşadıkları topluma ihanet ettiler.

Büyük belediyelerin ele geçirilmesiyle başlayan rant devşirme ameliyesi genel yönetimle birlikte tavan yaptı.

Geçmişte yazar, mütefekkir, önder olarak gördüğümüz çok sayıda insanın politik aktörlere yakın durarak bürokraside veya siyasette rol kapma yarışına girdiklerini müşahede ettik. Sanki dünyaya milletvekili, üst düzey bürokrat, bakan vb. olmak için gelmiş gibi davranmaya, aydın geçmişlerini çok gerekmedikçe hatırlamamak ve hatırlatmamaya başladılar. Ve bu toplumun en ciddi kaybı o aydın diye nitelediğimiz entelektüel kesimdir.

Ki, Batı’da Aydınlar hakkında ilk kapsamlı eleştiriyi getiren Julien Benda da Kur’an’ın bu hakikatine gönderme yapar; “Aydınların hakikat duygusu artık zayıflamıştır. Onlar, şimdilerde siyasi ihtirasların güdümündedirler. İktidarın muhalif görünen sözcüleridir. Esasen kendi gruplarının çıkarlarını kollamak adına da sonsuz bir kin ve nefret duyarlar.”

Edward W. Said, “Entelektüel” adlı kitabında, Julien Benda’nın o meşhur “Aydınların İhaneti” adlı kitabı hakkında şöyle yazmış: Benda’nın tanımına göre gerçek aydınlar kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar. Bu yüzden de sayıları çok olamaz, gelişimleri belli bir rutine bağlı olamaz…

‘Benda’nın anlattığı entelektüeller alelâde insanlar ya da sıradan okumuşlar gibi maddi kazançla ilgilenmezler. Şahsi çıkar peşinde koşmak, ikbal ve mevki gayreti içinde olmak onların işi değildir. Onlar siyasal iktidarın yakını olmak için el etek öpmezler. Güçlünün uydusu değil, zayıfın savunucusudurlar. Zengin sofralarından yemlenmek için şaklabanlık yaparak kralın soytarısı rolüne soyunmazlar … Siyasal iktidarın kusurlarını, otoriteyi kötüye kullanmasını kınarlar ve bunu topluma haykırırlar. Onlar, iktidarın hizmetlisi değildirler. Onlar satılık değildir, kalemlerini de ödünç vermezler. İşte, bu kabilden özelliklerle bezediği entelektüellerin dönemin siyasi gelişmeleri karşısında ilkesiz davranışlarının yarattığı infialle Benda sözünü esirgememiş ve ‘aydin ihanetinden söz edebilmiştir. (‘Nur Vergin, Doğu Batı Entelektüeller-III -)

İşte bu tespitler de bir hikmetin ürünüdür…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept