Bugünlerde ABD-İsrail-İran savaşının ana kaynağının Ortadoğu toplumlarının demokrasiyle idare edilmemeleri olduğuna dair görüşlerle sıkça karşılaşıyoruz.
Düz mantıkla düşündüğünüz zaman otoriter tek adam rejimlerinin yüzlerce zaafla malul olduğu bir gerçek. Temelde bu rejimler ne insanidir ve ne de İslamidir. Otoriterizmin pek çok sebebini sıralamak yerine asıl mevzumuz bu olmadığı için bu kadarla iktifa edelim.
Ortadoğu toplumlarının dünyanın gelişmiş ülkeleri karşısında zayıf düşmeleri, teslimiyetçi olmalarının tek ve temel sebebi otoriterlikleri midir?
Karşı cephe dediğimiz ABD ve demokratik Avrupa’nın yani hırsızın bu işte hiç mi kabahati yok da hep ev sahipleri suçlanıyor?
Kendi toplumlarına demokratik bir iklim ve sömürdükleriyle ekonomik refah yaşatanların Ortadoğu / İslam toplumlarına karşı yaklaşımları tarihsel süreçte nasıldı?
Bu ülkelerin demokrasiyle idare edilmeleri, ekonomik refahlarını temin etmeleri hususunda herhangi bir yönlendirmeleri, destekleri oldu mu? Yoksa oraların krallarıyla, monarklarıyla, prensleriyle iş tutup ekonomik imkanlarını mı transfer ediyorlar? Yani söz konusu gelişmiş ülkeler bölgenin monarklarıyla sıkı bir ilişki içindeler mi? Alan da, satan da razı mı? Bu soruların cevapları ahlaki bir bakış açısıyla ve basit bir muhakemeyle bilinebilecek nitelikte.
O halde tekrar başa dönelim: Ortadoğu toplumların meselesi sadece veya öncelikli olarak demokrasi mi?
Onlara saldıran, ekonomik imkanlarını sömürenler demokrasiyle idare edilmiyorlar mı?
Bu ülkelerin yönetimlerinin demokratik ahlakı sadece kendi halkları için mi geçerli oluyor? Eğer öyleyse bu durumun insani ve ahlaki olduğu iddia edilebilir miyiz? Elbette hayır!
Onun için diyorum ki, insanlığın içine düştüğü bu paradoksal hal demokratik sistemi de aşan ağır bir ahlaki problemdir. İnsanlık bugün 21. Yüzyılın en büyük ahlak bunalımını yaşıyor dersek abartmış olmayız. Onun için de uzun süredir ülkemizden başlayıp evrensel bir hüviyet kazanacak bir ahlak inkılabının zaruretini savunup duruyorum.
ABD ve İsrail’in İran’a saldırmaları ve daha öncesinden Gazze soykırımı ve Sırpların Bosna’daki katliamları karşısında dünyanın demokrasiyle idare edilen ülkelerinin ciddi bir tavır almamış olmalarını hangi ahlaki standartlarla izah edebiliriz?
Şu tefessüh haline bakar mısınız? Sınırları bile belli olmayan ve devlet denilecek bir geleneğe sahip olmayan bir ülkenin (İsrail) kendisini hiçbir uluslararası hukuk kaidesiyle bağlı saymayarak bir toplumu topyekûn soykırıma uğratması, bölge ülkelerinin yöneticilerini, bilim adamlarını hanelerinde eş ve çocuklarıyla birlikte bir aradayken suikastlarla katletmeleri, aileleri toptan yok etmeleri karşısında sözüm ona o medeni demokratik ülke yöneticilerinin -İspanya hariç- hiçbir ciddi tepkileri görüldü mü? Hatta yer yer alkış tutup, İsrail devleti aleyhtarı etkinliklere katılan göstericilere karşı sert muamelede bulunup onları antisemitik davranmakla suçlayarak göz altına almalarını hangi demokratik anlayışla telif edebiliriz?
Suçu ne olursa olsun, kendi ülkesinin hukuk kurumları tarafından yargılanması gerekirken bir ülke liderinin konutuna gece yarısı baskını yaparak eşiyle birlikte kaçırıp ABD’ye getirilmesini ve bunun karşısında demokratik Avrupa’dan hiçbir tepkinin olmamasını hangi ahlaki prensiplerle izah edebiliriz?
Demokrasi Avrupa’nın uzun mücadeleler sonunda vardığı ve zararı en aza indirilmiş bir siyasal sistem olarak tarif ediliyorsa da bugün geldiğimiz noktada, bünyesindeki önemli zaaflarla malul hale geldiğini verdiğimiz spesifik örnekler üzerinden net olarak görüyoruz. “Mutlak zikir kemâline masruftur” kaidesince ahlak denilince, metafizik gerilimi de beraberinde yaşatacak şümullü bir bütünlükten bahsediyoruz. Hem kendi içindeki hem de dışındaki toplumların adil yönetilip yönetilmediğine ve varsa bir zulüm, zalimlere karşı koyabilecek bir irade oluşturup oluşturmadıklarına bakılır. Bir siyasal sistemin, idarenin adil olup olmadığı ancak o zaman anlaşılabilir. Son birkaç yıl içerisinde olup bitenler Batı dünyasının demokratik değerlerinin şümullü bir işlevden mahrum olduğunu bize göstermiştir.
“Trump olmasaydı ABD bu kadar azmazdı, ölçüsüz hareket etmezdi” gibi klişe ifadelerin de ilmi bir değeri yoktur. Trump sebep mi, sonuç mu? ABD gibi bir ülkede bu kasaba tüccarının, emlakçısının ölçü, ahlak tanımaz anlayışı nasıl iki defa seçilme imkanı buldu? Onu seçen ABD halkı değil mi? Bu halk hangi ahlaki kriterlerle, hangi ölçülerle onu iki defa seçebildi? O halk ki, onun için gidip ABD meclisini basıp, terör estirdi, adam öldürdü. O halk ki, Epstein ile ilgili ortaya saçılan bu kadar bilgi ve belgenin varlığına rağmen nasıl ayağa kalkmıyor da içlerine sindirebiliyorlar?
Anlaşılıyor ki, ağızda sakız gibi çiğnenen bu demokrasi kavramını ciddi ciddi ele alıp müzakere etmek gerekiyor. Zaaflarla malul bir siyasal sistemi halen yeryüzünün en ideal siyasal sistemi olarak sürdürmek, mevcut kötülüğün daha da büyümesine hizmet edebilir. Batıda onaylanan demokratik kabullerin Ortadoğu / İslam toplumlarında aynı sonuçları doğuracağı şeklindeki düşünce de yeniden ele alınmalıdır. Dünyadaki otoriter rejimlerin de birbirlerinden farklı sonuçlar üretebildiği, keyfilikten uzak, ilkeli bir şekilde yönetilen ülkelerin ekonomik ve toplumsal gelişimlerini daha iyi gerçekleştirebildikleri görülmektedir. İnsan aklının siyasi sistemlerle ilgili geldiği son nokta olarak değerlendirebileceğimiz demokrasi, statik bir yapı değildir, geliştirilebilir. Bu konunun bölge ülkelerinin yetişmiş ilim adamlarınca titiz çalışmalarla yeniden ele alınması elzemdir.
Bu meyanda bizlere düşen de tutum ve davranışlarımızı mercek altına alıp, bir şeyleri savunurken ne kadar ahlaki hareket ettiğimizi ölçüp tartmaktır. Bu ülkenin elitlerinin önemli bir kısmı sabahtan akşama kadar demokratik değerlerden, demokrasinin faziletlerinden bahsedip, tüm problemlerimizin bunun yokluğundan veya eksikliğinden kaynaklandığını ifade edip duruyorlar. Aynı kişilerin ilişkilerini, tutum ve davranışlarını mercek altına alıp gözlemlediğinizde, en basit bir mevzuda bile temel ahlaki ilkelerden, prensiplerden nasıl rahat bir şekilde saptıklarını görebiliyoruz. En basitinden kamu hizmetlerine erişmede, yararlanmada, kendisine ve yakınlarına haksız bir şekilde öncelik verilmesini, kayrılmasını talep edebilmekte, çocuklarının, yakınlarının kamuda istihdam edilmeleri için tavassutta bulunmada bir beis görmemekte, ödemesi gereken vergiyi ödememek için bin bir hileye başvurmakta, komşu, akraba hakkına girmekte vicdani bir rahatsızlık duymamaktadır.
Demokratik parlamenter rejime geçtiğimiz günden beri tam demokrasiyi savunup duruyoruz, muhalefet partiler de iktidarları eleştirirken en çok “demokrasiden uzaklaşmakla” suçluyor, kendileri iktidara geldiklerinde ise, önceki iktidarlara rahmet okutacak derecede demokratik değerlerden uzaklaşıp, despotik bir idari yapıya yöneliyorlar.
Gelin o zaman bağıra çağıra demokrasi havariliği yapmadan önce toplumun ahlaki standartlarını nasıl yukarı çıkarabiliriz, kemale eriştirebiliriz onu konuşalım, müzakere edelim, buradan başlayalım.
1 yorum
Hakikat budur.