Hukuk devletlerinin en önemli organları denge ve denetim işlevi gören kurumsal yapılardır. Bu yapıların, göreceği işleve uygun bir şekilde inşa edilmesi, aktive edilmesi ve korunması aynı zamanda o ülkeyi yöneten yönetici sınıfında adalete/hukuka olan inancını ortaya koyar.
Bir ülkenin denge denetim mekanizmaları ne kadar güçlü ve işlevselse o ülkede o nispette yolsuzluklar minimalize edilecek; kişi hak hukuklarının birbirine geçmesi (kul hakları) o nispette azalacak demektir.
Demokratik rejimlerde yolsuzluğun, usulsüzlüğün daha az nispette görülüyor olması bu denge-denetim mekanizmalarının ciddiyetle işlemesine bağlıdır.
Eski bir denetim elamanı ve aynı zamanda bir süre denetim sınıfına yöneticilik de yapan birisi olarak “idariye bağlı denetim mekanizmasının” doğru olmadığını savunanlardan birisiyim. Siyaset kurumu, meselelere siyasi başarı endeksli olarak baktığı için denetim birimlerini mevzuatın kendilerine tanıdığı alan içinde hür bir şekilde hareket etmelerini kısıtlarlar ve onlardan da haz etmezler. Siyaseten kendilerine fayda sağlayabileceğine inandıklarına müsaade ederler; zarar verebileceği endişesi taşıdıkları hususlar da ise denetim izni vermezler. Bu durumda denetim izni verdikleri nispet kadar ülkede ne tür yolsuzlukların yapılıp yapılmadığı konusunda malumat sahibi oluruz. Biraz da sahadaki denetim elamanlarının inisiyatif almalarıyla bir parça mekanizma işlemektedir.
Uzun yıllardır eski dostlardan aldığım malumat o ki, kamu ve özel kurum ve kuruluşların denetimi gittikçe zayıflamaktadır. Denetim kurumları da, yargı kuruluşlarında şahit olduğumuz gibi politize olmuşlardır.
Denetim birimlerinin yöneticileri, kendi iş ve işlemlerini denetletmedikleri gibi kendilerine bağlı özel ve özerk kurumların denetiminde de kurum yöneticilerinin siyasilere olan yakınlıklarının ne olduğunun bilincinde olarak denetim planlaması yaparlar. Denetime giden denetim elamanı da, denetlediği personelin iktidar yanındaki özgül ağırlığını bilerek işe başlar. İnceleme ve soruşturmalarının neticelerini de hakim iradenin istikametinde oluşturur. Aksi hareket ettiğinde başına nelerin gelebileceğini bilir. Herhangi bir aidiyet üzerinden suçlanıp görevden azledeceği endişesini hep taşır. Siyaset aktörlerinin çıkar ve beklentileri ile kamu menfaati arasında bocalar durur. Ve sonunda çarnaçar çoluk çocuğunun maişeti için birincisinin iradesi istikametinde görüş oluşturur. Evet, mevcut kamu denetim mekanizmasının üç aşağı, beş yukarı hal-i pürmelâli bu…
Peki, böyle olunca nu oluyor?
Kamuda ve özelde yolsuzluk büyüyor; İktidara yakınlık kespedip denetim birim ve elamanlarını tehdit edip, iş gördürtmüyorlar.
Yazımızın görselinde görüldüğü gibi büyük vurgunu vuruyorlar. Bu vurgun nasıl tespit edilmiş. 2017’de Sayıştay Raporlarıyla. Malum, Sayıştay bir yargı kurumudur. Dolayısıyla denetçileri de yargı kurumu adına denetim yaparlar. Rapor sonuçlarını da, adına denetim yaptıkları TBMM’ye ve ilgili idari birimlere gönderirler. Normalde TBMM, bu raporları milletvekillerinin ve toplumun bilgisine arz eder. İlgili idari birimler de, Sayıştay Denetçilerinin tespitlerini idari ve adli soruşturma konusu yaparlar. Normal olan işleyiş böyle… Ancak uzun yıllardır bu normaliteden uzaklaştık. Sayıştay raporları da sansürlenmeye başlandı. Ve dolayısıyla idari birimler de keyfi bir şekilde işlem yapmakta veya yapmamaktadır. Bu durum da kötü niyet sahiplerine cesaret vermektedir. “Nasıl olsa dokunan yok; istediğim gibi işlerimi yürütürüm.” anlayışı hakim olmaktadır. Siyasi nüfuz ve referans tüm kapıları açıyor. Denetimden de bir korku ve endişe kalmıyor. Ve sonuçta haber görselimizde gördüğümüz gibi yurt dışından ithal edilen kanser ilaçlarını yurt içinde ilgili kurum ve kuruluşlara 46 kat fiyatına satabilme vicdansızlığını, korkusuzluğunu gösterebiliyorlar.
Denetimsiz bıraktığınız her birimde vuku bulan yolsuzluklardan, usulsüzlüklerden birincil derecede sorumlusunuz. Bu tür mevzular konusunda kalem oynatırken hep Ömer Bin Abdülaziz’in bir uygulaması aklıma gelir. Hilafeti öğle namazından sonra devir alır ve ilk icraat olarak üç ulak görevlendirip ellerine de birer görevden alma kararnamesi verip üç vilayete göndermesidir. Kendisine “ne acelesi var şimdi? Sabaha bekleyemez miydiniz” diye hatırlatanlara; “Hayır, yarın sabahtan itibaren o illerin valilerinin yapacağı her türlü olumsuz uygulamadan ben de sorumluyum. Onun için sabahı bekleyemem” diye cevap vermiştir. İşte sorumluluk sahibi yöneticinin haram, kul hakkı endişesi…
Evet, netice-i kelam olarak şu hassasiyetimi dostlarımla paylaşmak istiyorum; Bu ülkede rejimin de karakterine uygun olarak yolsuzluk, usulsüzlük faal bir şekilde işlemektedir. İnsan hakları fahiş bir şekilde ihlal edilmekte, kamu malları talan edilmekte, haramlar işlenmekte ve kul haklarının birbirine geçmesinin yolları açılmaktadır. Bu iklimin yaygın olduğu bir ülkede müspet anlamda hiçbir gelişmeden bahis edilemez. Tam aksi, huzursuzlukların arttığı, terörün ve şiddetin alan bulduğu; barışın yerine düşmanlığın yaygınlaştığı bir toplumsal iklim yaşanır. Bu da o toplumların kıyameti olur. –Allah Muhafaza-