90 milyona yaklaşmış bir ülkeyi yönetiyorsunuz. Dünyanın en nazik, en netameli bir coğrafyasında bulunuyorsunuz. Yığınla problemimiz var. Bu problemleri çözmenin yolunu, hem inandığınızı iddia ettiğiniz Allah ve O’nun Peygamberi hem de uygulama iddiasında bulunduğunuz demokratik rejim gösteriyor. Formül açık ve net, işin ehliyle, ilgilisiyle istişare edin; danışın. Ne güzel denilmiş; “Danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış.” Daha hikmetlisi, “Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.”
1400 küsur yıl önceye bakınız; Allah Resulü nasıl muhteşem bir istişare örneği ortaya koyuyor;
Uhud muharebesi öncesi Medine meclisini topluyor. İçinde kadınların da gençlerin de bulunduğu geniş bir istişare meclisi… Orada hararetli müzakereler yapılıyor. Hz. Peygamberin görüşüne aykırı olarak gençlerin ısrarlı talepleri karşısında savunma savaşı yerine cephe muharebesine karar veriliyor. Hz. Peygamberin Medine’de kalınıp savunma savaşı verilmesi görüşüne karşılık, yaptıkları bu ısrarlı talepten dolayı gelip özür dileyip görüş ve taleplerinden vazgeçtiklerini ifade etmelerine rağmen, Hz. Peygamber istişare sonucu verilen karardan geri dönülemeyeceğini kendilerine ifade ediyor. Uhud’da karşılaşılan arizi yenilgi karşısında o gençlere en ufak bir tazirde bulunmuyor. Bunu Allah şu ayeti ile teyit ediyor;
“Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” (Ali İmran-159)
Dikkat buyurun; ayette muhteşem bir incelik var, adeta hal diliyle şu ifade ediliyor; “Peygamber de olsan bir insan olarak o gençlerin ısrarlı taleplerinin sebep olduğu bu yenilgiden dolayı onlara kızabilirdin; onlara katı davranabilirdin. Bunu yapmamakla doğru olanı yaptın. Elbette onlar bu müzakeredeki ısrarlı tutumlarından dolayı hata yaptılar. İstişarede görüş bildirmek var ama ısrar hatalı…
Hatta öyle ki, Hz. Peygamberin tüm tembihatına rağmen bulundukları yeri terk eden okçular bile isim verilerek ayıplanmamıştır. Elbette okçuların yaptıkları fiil yerildi, ama şahıs ismi verilmedi. Tarihler bu Müslümanların isimlerini yazmaz. Çünkü asıl olan fiildir; şahıslar değil. Fiili uygun bir lisanla tenkit eder, tashih edersiniz; fiilin sahibini değil…
Yine ayet de Hz. Peygambere, yaşanılan bu sonuca rağmen iş süreçleri hakkında onlarla istişare etmesi emrediliyor. İstişarenin nihayetinde çıkan kararın sonuçlarını da Allah’a havale et; Allah’a tam bir sadakatle güven, bil ki, Allah, kendisine güvenin güvenini boşa çıkartmaz. Bu kadar…
Demokratik rejimlerde bu istişari kurulların karşılığı yasama meclisleri ve yürütüme kurullarıdır. O toplumu ilgilendiren konuların hepsi o meclislerde müzakere edilip karara bağlanmalıdır. Çünkü 85 milyonun hukukunu ilgilendiren mevzulardır bunlar. Milyonlarca insan, meclise gönderdikleri vekilleri aracılığıyla yönetime dolaylı olarak katılıyorlar.
Bugün fiili duruma bakıyoruz; ne yazık ki, (yazımın görselinde kullandığım fotoğrafta görüldüğü gibi) iktidar ve muhalefet liderleri bir araya gelmedikleri gibi ana akım medya neredeyse muhalefete kapılarını kapatmış durumdalar.
• Peki, bu durum o insanlara oy veren milyonlarca insana haksızlık değil mi?
• O zaman parlamentonun ne anlamı kalıyor?
• Eğer tek kişi ve etrafındaki dar bir kadro karar verip demokrasi oynayacaklarsa bu kadar milletvekili seçmenin ve onlara milyonlarca ödeme yapmanın ne anlamı var?
• Mevzular halkın önünde konuşulup karara bağlanmıyorsa nerede kaldı demokrasi?
Şimdi şu soruları da özellikle Ak Parti tabanındaki insanlara soruyorum;
Allah aşkına sizler hiç mi merak etmiyorsunuz? Aklınıza hiç mi gelmiyor? Adalet duygusu size sordurtmuyor mu?
• “Arkadaş, hadi kontrolünüzdeki ana akım medyayı geçtim; vatandaşın vergileriyle yayın yapan bu TRT, neden sadece iktidar aktörlerine açıyor ekranlarını?
• Bu uygulama temsilde adalete uygun mu?
• Böyle yapmakla milyonlarca insanın hakkına, hukukuna girilmiyor mu?
• Hem neden korkuyorsunuz?
• Eğer abdestinizden şüpheniz yoksa neden o ekranlarda, halkın huzurunda meselelerimizi halkın temsilcileri olan muhalefet liderleri ve temsilcileriyle müzakere etmiyorsunuz?
• Neden korkuyorsunuz?
Bırakınız vekilleri, karşılarına çekincesiz soru soracak bir gazeteci bile çıkartmıyorsunuz.
Gazetecilere bile sorular önceden veriliyor ve cevaplar da ‘prompter’dan okunuyor.
• Böyle bir anlayışı içinize sindirebiliyor musunuz?
Neden?
• Bu sorulara dürüstçe cevap vermek Müslümanlığın, insan olmanın gereği değil mi?
• Kimden, neden korkuyorsunuz?
• Bugün bunu yapmazsanız ayetin hükmü gereği bir gün elinizdeki imkanlar bir başkasının eline geçtiği zaman şikayet etmeye hakkınız olur mu?
Bu sorulara cesurca, ihlaslıca, dürüstçe cevap vermediğiniz sürece muhataplarınız nezdinde güven tesis edemezsiniz.
Halbuki Müslüman sözüne güvenilir olandı.
Ne oldu?
Sıfırı tükettiniz mi?
Müflis tüccar misali piyasaya sürecek bir sözünüz kalmadı mı?
Onun için mi kendiniz oynuyor; kendiniz seyrediyorsunuz?
Artık sizden umudunu kesen; size itimat etmeyen, güvenmeyenler, sokak röportajlarını seyrediyorlar.
Unutmayın güneşin ziyalarını kapatmaya gücünüz yetmediği gibi hakikatin pırıltılarını da kapatmaya, şaşırtmaya, unutturmaya gücünüz yetmeyecek. “Gerçeklerin bir gün mutlaka gün yüzüne çıkmak gibi bir huyu var.” Biraz gecikebilir ama asla saklı kalmaz.
Hakikat gizleyicileri, örtücüleri bunu da böyle bilin. Bu da size ders olsun!..