BİR KARDEŞİMİN İLTİFATININ HATIRLATTIKLARI

by Fahrettin Dağlı

Bir hanım kardeşim dün bana diyor ki, “Abi siz çok feraset ehliymişsiniz; bizim çok önceden görmediğimiz tehlike konusunda insanları uyarıyordunuz.”

Eyvallah, bu kardeşimin iyi niyetine; hüsnü zannına teşekkür ediyorum. Feraset miydi; yoksa gözlerimle gördüğüm, kulaklarımla işittiğim hadiseler miydi; bilemem, onu Allah bilir. Buna rağmen hüsnü zan üzere olan kardeşimin bana bu sıfatı yakıştırmasını dua olarak alıp amin diyorum.

Ona iki üç cümleyle izah ettiğim bu sözkonusu hususu biraz daha açarak hülasa etmeye çalışacağım.

Daha önceleri yazdığım gibi küçük yaştan itibaren siyasal alana duyduğum ilgi, bulunduğum toplumsal iklim, gördüğüm eğitim; eğitim sonrası bürokratik tecrübem ve hepsinin üstünde başta Kur’an olmak üzere okumalarım elbette bana bir ufuk, zenginlik kazandırdı, Elhamdülillah…

Evet, Ak Parti iktidarıyla ben de yapmakta olduğum mesleğin yöneticisi oldum. Dolayısıyla hem bürokrasiyi ve hem de siyaset kurumunu daha yakinen gözlemleme imkanım oldu.

İşin doğrusu o günlerde İstanbul’dan Ankara’ya taşınan siyaset kadrosunun İstanbul’daki pratikleriyle ilgili fazla bir malumat sahibi değildim. Ne zaman ki beraber çalışmaya başladık; istikametlerindeki ciddi sapmaları görünce haliyle İstanbul Belediyesiyle iş yapan arkadaşlarıma sordum; “İstanbul Belediyesinde çalışan bu arkadaşların ahvalleri nasıldı?” diye…

Bu kadroyla geçmişte bir şekliyle beraber olan bir yakınımdan da bana çok tafsilatlı bir malumat geldi.

Neydi o malumatın özeti?

Bu kadronun İstanbul’daki belediye imkanları üzerinden çok ciddi rantlar elde ettiklerini; zenginleştiklerini, dünyevileştiklerini; ihlaslarını, samimiyetlerini kaybettiklerini; dünya çıkarlarının iğvasına kapılarak ciddi haramlara, günahlara girdiklerini anlattı.

Bazı belediye yöneticilerinin zenginleşme ve yeni bir muhite taşınmanın getirdiği azgınlıkla eski eşlerinin üzerine eşler getirdiğini nakletmişti. Öyle ki, güya akıllarınca yaptıkları hukuk dışı işlemi meşrulaştırmak adına aynı anda iki üç kadınla imam nikahıyla evler açtıkları, ancak eşlerin birbirlerinden haberlerinin olmadığını ifade etmişti.

Bu derece kirlenmiş bir siyasi kadro Ankara’ya taşınmıştı. O günlerde sosyal medya imkânı da olmadığı için bu olup bitenlerin çoğu konusunda malumat sahibi değildik.

Bir de bir 28 Şubat sürecini yaşamışız; takibat ve tahkikatlara maruz kalmışız. Bu nedenle gözümüz, gönlümüz hiçbir olumsuzluğu görmek ve duymak istemiyordu.

Ne zaman ki, yönetici olarak beraber görev yapmaya başladık; istikametteki sapmayı birebir görmeye, yaşamaya başladım. Arkadaşların dilinde din, diyanet var; ancak amellerinde/eylemlerinde ise dinden, imandan eser yok. Büyük çoğunluk devlet imkanlarını kişisel çıkarları, yakınları; eş ve dostları, cemaat ve tarikatdaşları lehine nasıl kullanabileceklerinin derdine düşmüşlerdi. Kadroları ele geçirmek; kaynağın başına oturmak ve oradan sağladıkları imkanları hortumlarla bir yerlere akıtmak. Öyle aç, öyle sefillerdi ki, ikrah ettiriyorlardı. İnsanlıktan ve İslamlıktan uzaklaşmışlardı.

İşte o hanım kardeşimin iltifatı beni bir anda o günlere götürdü… Ve o günlerde çevremdeki dostlarıma bu gidişatın hayra alamet bir gidişat olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Öyle ki, bu sebeple çoğu dostum ve yakınımla aramızda soğukluk oldu, mesafe kondu. “Fahrettin Dağlı çok mükemmeliyetçi düşünüyor; çok seçici veya bazı şeyleri çok idealize ediyor; kimseyi, hiçbir şeyi beğendirtemiyoruz.” gibi birtakım suçlamalar kulağıma geliyordu. Tabii ki bu tür suçlama ve yakıştırmaların hiç birisi beni yıldırmadı; pes ettirmedi. İnandığım ve savunduğum değerlere tam bir sadakatle iman etmiştim. Dolayısıyla yaptıklarım, ifade ettiklerim hayata bakış açımın tezahürleriydi.

Tabi bu arada bir hakkı teslim etmiş olayım; bu süreçte Rahmetli eşim her zaman yanımda oldu, destekledi, teşvik etti; beni hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Hatta zaman zaman beni uyarıyordu; “Çevrendeki falan arkadaşlara artık bir şey anlatmak için kendini yıpratma; onlar anlamamak için idrak yollarını kapatmışlar. Bırak kendi hallerine.” derdi.

Bir de çok sadık bir dostum oldu. Arkadaş çevremin söz birliğiyle dostluğuna, iyi niyetine, cesaretine ve cömertliğine şehadet ettikleri bir dost. İsminin açıklanmasını istemeyeceğini düşünerek isim vermiyorum ama herkesin bir şekliyle terki diyar ettiği bir zamanda yanımda oldu; destek verdi. Hani derler ya; “iyi günde de kötü günde de o hep bir dost örneği sergiledi.” Allah ondan razı olsun; iki dünyasını mamur etsin.

Evet, 2003 yılının sonlarına doğru, yani bir yıllık icraatlarıyla iktidar aktörleri niyet ve duruşlarını ortaya koymuşlardı. Ve yılın sonunda Ak Parti iktidarından umudumu tamamen kesmiştim. Ve dört gözle emekli süremin dolmasını bekledim. Dolunca da 657 Sayılı Kanunla takılan kelepçeyi kollarımdan çıkararak ‘Hak ve Adalet’ mücadelesine bagajsız olarak devam ettim.

O gün bir şekliyle farklı mülahazalarla hakkımda olumsuz yargıda bulunanlardan pek çoğu sonradan bazı süreçleri birebir yaşayarak; yanlışları, hataları fark edip, helallik dilediler. Aslında kimseden helallik de beklemiyorum. Varsa hakkım herkese helal olsun; bir kişi hariç. O bir kişi ise, tüm umutlarımızı, hayallerimizi beş kuruşa değiştirdi.

Muhafazakâr kesimde bir bakıma Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında temsil edilen iktidarı kaybetme endişesi vardı. Ve bu nedenle yanlışlarına, hatalarına gözlerini ve kulaklarını kapadılar. Neredeyse bir asırdır iktidardan uzak tutulmuş ve birtakım mağduriyetlere uğramış bir kitlenin ayağına gelen nimeti kaybetmeme arzusu vardı. Yıllardır özlemini duydukları bir iklime kavuştukları gibi sanal bir mutluluk yaşıyorlardı. Dolayısıyla kaybetmek istemiyorlardı.

Elbette bu tutum, temelde çok da masumane bir şey değildi. İman etme iddiasında bulunduğumuz Allah’a karşı bir itimatsızlıktı. Bize düşen her halükârda gördüğümüz ve işittiğimizle amel etmektir. Fiillerin sahipleri kimler olursa olsun, yanlışların, hataların karşısında olmak; iyinin, hayrın ve güzelin yanında olmaktır. Çünkü verenin de alanın da Allah olduğunu unutmamak, ihmal etmemektir. Buna tam bir teslimiyetle iman etmektir. Ne yazık ki, -hâşa- Allah’a değil, şahıslara ve partilere bağlanmış umutlar vardı. Allah muhafaza, burada parti ya da kurumların vesile/araç olduğu unutulur da umut bunlara bağlanırsa bu şirktir. Fakat ne yazık ki, büyük çoğunluk bu basit hakikatin bile farkında değillerdi. Farkında olan bir azınlığı da susturabiliyorlardı; seslerinin duyulmaması için parazite edebiliyorlardı.

Evet, gerçekten çok çırpındım; çok kapı aşındırdım, tehlikeleri haber vermeye çalıştım. Yer yer kızdım, çıkıştım; insanları kırdım. Hicranım çağlıyordu; zaman zaman bendini aşıyordu. Bütün bunlara rağmen çok az bir istisna dışında kimseleri tehlikenin büyüklüğüne inandıramadım. Ve sonuç ortada…

O günkü sıkıntılar, sapmalar zamanla kartopu misali büyüyerek çığa dönüştü üzerimize geldi ve sosyal anlamda büyük bir yıkım oldu. Evet, Türkiye’nin dindar muhafazakar kesimi büyük bir vurgun yedi. Ayaklarına gelen büyük nimeti teptiler; insafsızca, merhametsizce harcadılar. Ve bunun sonucunda manevi müeyyide ile karşı karşıya geldik; Manevi dünyamız büyük bir darbe aldı, vurgun yedik. Şu an o vurgunun sarhoşluğunu; kendinden geçmişliğini, hafıza kaybını yaşıyoruz. Ve daha da kötüsü halen büyük çoğunluk bu yıkımın, bu vurgunun tam da farkında değiller ve halen cenazenin tekrar ayağa kalkacağını umut ediyorlar.

Evet, o hanım kardeşimin benimle ilgili samimi hüsnü zannının bende çağrıştırdıkları bunlar. O kardeşime de çok teşekkür ediyorum. Maddi ve manevi yardımıyla hep yanımızda oldu. Allah ondan da razı olsun.

Söylenecek çok şey var ama alanımız dar; okuma sabrımız az.

Bunları Okudunuz Mu?

1 yorum

Musa Yavuz 18 Şubat 2022 - 17:20

Fahreddin bey kardeşim gayet güzel bir sayfa oluşturmussunuz. Hayırlara vesile olması dileğiyle. Başarılar dilerim.

Cevapla

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept