Hamaset Bir Cahiliye Geleneğidir

by Fahrettin Dağlı

Hamasetle ilgili önceki yazımızda bu kavramın anlamını vermiş, cahiliye dönemi Arapların hamasi şiir geleneğine vurgu yapmış ve günümüzde siyasi arenada yerli yersiz kullanılan hamasi söylemin insanımızı istenmeyen sahillere savuracağına işaret etmiştim. Bu yazımızda da mevzuyu biraz daha detaylandırıp İslam tarihinden örneklerle daha iyi anlaşılır kılmaya gayret edeceğim. Zira bu husus öyle basit geçiştirilecek bir mevzu değil. Aklı askıya alıp insanları sadece duygu, his ve heyecana mahkum eden bu sosyal iklimin bünyesinde barındırdığı virüs, bulaşıcı/sirayet edicidir.

Mensubiyet iddiasında bulunduğumuz “Din”in hakikatlerini anlamak aklı kullanmaktan geçiyor. Akıl dışı ve tamamen hissi duygulara istinat eden bir halet-i ruhiyenin insanı nereye sürükleyeceğini düşünebiliyor musunuz? Şu an gerek İslam coğrafyasında gerekse Yahudi ve Hristiyan dünyadaki radikal örgütlerin bu hamasi söylemlerle güdülendikleri bir gerçek…

Daha önceki yazım ile ilgili olarak bir dostumun “duygu, his ve heyecana da ihtiyaç duyulacak zamanlar olabileceğini ve dolayısıyla yerine ve zeminine göre his ve heyecan yüklemek niye yanlış olsun?” gibi iyi niyetli bir yaklaşımı sözkonusu oldu. Buna munzam olarak Peygamber ordusunun ‘kelime-i tevhit getirerek’ muharebeye gittiklerini de misal verdi.

Onun için bu yazımda öncelikle Allah’ın Kitabındaki mesele ile ilgili vahyine ve ondan sonra da Hz. Peygamberin uygulamaları üzerinden “hamasetin” dini tema ile kullanılması konusunda önemli bir hususu daha vuzuha kavuşturmaya çalışacağım.

Daha önceki yazımda da ifade ettiğim gibi Arap cahiliye geleneğinin en önemli psikolojik savaş araçlarından, yöntemlerinden birisi de şiirdi. Şiiri güç ve kuvvet gösterisinde bir araç olarak kullanıyorlardı. Ve dolayısıyla Hz. Peygambere karşı da aynı şekilde kullanıldı. Hz. Peygamberi hicveden onlarca şair vardı.

Cahiliye geleneğinin bu çirkin yakıştırmalarına Allah, Peygamberine ‘silaha karşı silahı’ önermiyor. Tam aksi vahiy dışında bir aracı da önermiyor. İşte ilgili ayetler;

“Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için gerekmez de” (Yasin, 36/69)

“Hayır, yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize ki o (Kur’ân) elbette değerli bir elçinin sözüdür. O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz. Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz. Âlemlerin Rabb’inden indirilmiştir” (el-Hakka, 69/38-43).

“Hayır, dediler, (Muhammed’in söyledikleri) karmakarışık rüyalar; hayır onu uydurmuş; hayır o şairdir. (Eğer bizim kendisine inanmamızı istiyorsa) o halde bize, öncekilerin (kavimlerine mucizelerle) gönderildikleri gibi, o da bir mucize getirsin” (Taha, 21/5). “Cinlenmiş bir şair için biz tanrılarımızı mı terk edeceğiz derlerdi. Hayır, o (ne şairdi, ne de mecnun). O gerçeği getirmiş ve peygamberleri de doğrulamıştı” (es-Saffat, 37/36-37). “Yoksa onlar (senin hakkında), ‘Bir şairdir, zamanın felaketlerine çarpılmasını gözetiyoruz’ mu diyorlar? De ki: gözetleyin, ben de sizinle beraber gözetleyenlerdenim” (et-Tur, 52/30).

Bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermemek adına şu şerhi de düşmüş olayım; Burada Cenab-ı Allah’ın zemmettiği husus, Arap cahiliye şairlerinin şiiri kötü amaçları için kullanıyor olmalarıdır; şiirin bir sanat olarak icra edilmesine değil. Ki bu hususta Hz. Peygamberin şiirle ilgili olumlu, teşvik edici hadisleri de rivayet edilir.

Ayrıca yine Allah Saff Suresinin 1 ve 2. Ayetleriyle müminleri uyarmaktadır.

“Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok çirkin bir davranıştır.”

Malum, hamasetin en karakteristik özelliği, gerçek dışı bilgi ve gerçekleşmeyecek vaatler içermesidir. İşte Allah bunu yapmayı kerih görüyor; müminleri menediyor.

Elbette insanların iş yaparken, mücadele ederken psikolojik motivasyonlara ihtiyacı vardır. Ruhi dinginliği sağlamaya yönelik temaların kullanılmasında da bir sıkıntı olmaması gerekir. Ancak ince bir çizgi vardır ki, o aşıldığı taktirde insanı dairenin dışına çıkarabilme ve akıl dışı işler yaptırabilme riskini içerir.

İslam tarihinde Hz. Resul’ün örnek tatbikatından buna munzam verilebilecek onlarca hadise sayılabilir.

Her şeyden önce ashabının kendisi ile ilgili övücü, methedici ve hakikat dışı yakıştırmalarda bulunmalarına müsaade etmemiştir; uyarmıştır.

Konunun daha iyi anlaşılması açısından, Peygamberimiz döneminde cereyan eden birkaç olayı nakletmekte fayda var.

-Bedir Muharebesinde Müslüman ordu, düşman ordusu karşısında az olmalarına rağmen galip gelmişlerdi. Bu galibiyet ister istemez muharebeye katılan Müslümanlarda şöyle bir psikolojiye sebebiyet vermiş olabilir; “Az bir ordu ile büyük bir orduyu hezimete uğrattık. Bundan böyle kimse bizim önümüzde dayanamaz” gibi bir hamasi söylem…” Allah’ın yardımını unutup, ihmal edip kendi güçlerini, kabiliyetlerini büyütüp öne çıkaran bir psikoloji… İşte Allah adeta bu psikolojinin önünü almak için şu ayeti vahy ediyor;

“Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı; bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir. İşte size lütfu! Allah inkâr edenlerin tuzaklarını hep bozmaktadır.” (Enfal:17-18)

Aynı durum Mekke’nin Fethinden sonra Huneyn Seferinde yaşandı. İlk defa Peygamber ordusu sayısal ve askeri teçhizat üstünlüğüne sahipti. Ve bu durum haliyle orduyu peşinen bir galibiyet havasına sokmuştu. Bunun getirdiği özgüvenle; “bugüne kadar az kuvvetle, daha büyük kuvvetleri galebe çaldık; bu orduyla kimse karşımızda dayanamaz” diyerek ve hamasi nutuklar atarak savaş meydanına vardılar. Ve netice olarak yenilginin eşiğinden dönüldü. Peygamber ordusu ağır bir bedel ödedi.

Başka bir örnek; Hayber kalesinin fethine Hz. Ali komutasında bir ordu görevlendirildi. Sefer öncesi Hz. Ali’nin deve üstünde hamasi konuşmalar, şiirler okuduğunu gören Hz. Peygamber, onu yanına çağırıp, ikaz etti. Esas amacın, kalenin fethi ve ganimet elde etmek olmadığını, Allah nezdinde en hayırlısının gönüllerin fethi olduğunu hatırlatıyor.

Yine Mekke Fethinde aynı durum sözkonusu. Hz. Peygamber için Mekke’den daha değerli bir belde var mı? Allah’ın evi Kâbe orada; Hz. Peygamberin çocukluğunun ve Peygamberliğinin ilk yıllarının geçtiği ve ilk vahyin indiği bir belde… Kendisi ve arkadaşları büyük bir zulümle oradan çıkarılmışlardı; tehcir edilmişlerdi. Tüm bunlara rağmen tarihçiler fetih gününü yazarken Hz. Peygamberin Mekke’ye girişini şöyle yazmaktadırlar; “Devesinin üstünde adeta secdeye varmış gibi devenin sırtına yapışık bir şekilde büyük bir tevazu ve mahviyetle girdi. Sadece Fetih suresini okumaya müsaade vardı. Onun dışında hiçbir taşkınlığa, hamasete izin verilmedi.”

Bir ara baş döndürücü zaferin havasına gayr-ı ihtiyarî kendisini kaptıran komutanlardan Sa’d bin Ubâde, “Bugün büyük savaş günüdür. Kâbe’de vuruşmanın helâl olacağı gündür!” diye bir söz sarf etti ve bu durum Hz. Peygambere iletilince hemen onu ordu komutanlığı görevinden azletti.

Halbuki bir insani hissiyat olarak, Hz. Peygamber ve arkadaşlarına dünyayı dar eden bu beldenin halkına karşı zafer kazanmış bir komutan edasıyla Mekke’ye girilmiş olsaydı herhalde fazla yadırganacak bir durum olmaması gerekirdi. Ancak bir Peygamber olarak müminlere örnek bir davranış bırakıyordu; “Ne olursa olsun nefsinize bir pay çıkartmayın. Eriştiklerinizin veya mahrum kaldıklarınızın Allah’ın taktiri olduğunu” unutmayın…

Seferler sırasında peygamber ordusunun manevi diriliklerini canlı tutmak dışında hamasi gösteri ve söyleme müsaade edilmemiştir. Sırf bunun için uzun süre şairlere ve şiire mesafeli olunmuştur. Çünkü o gün şairler hamasete hizmet ediyorlardı.

Dediğim gibi üzerinde olumsuz anlamda çok şeyler söylenecek, yazılacak bir sosyal hastalık. Ancak ben yine de yaşadığım bir tablo üzerinden kendi bireysel hissiyatımı da ifade etmiş olayım.

Yanlış hatırlamıyorsam 28 Şubat’ın civcivli günleriydi. Ankara Kocatepe Camii’nin yakınından geçiyordum. Bir gurup gencin Camiinin yüksek bir yerine çıkarak kin ve nefretle bağırarak tekbir getirdiklerini görünce ürperdim. Çünkü karşılarında Müslümanlardan başka kimse yoktu. Savaşa da gitmiyorlardı. Kendi kendime tabloyu yorumladım; bu kin ve nefret kokan bir edayla getirilen tekbirler muhtemelen benim gibi çok sayıda insanda bir ürperti hasıl etmişti. Bir de dine mesafeli insanların halini varın, siz düşünün. O gün anladım ki, dindar nesil yerine hamasi dile mahkum olmuş kindar bir nesil yetişiyor…

Hamaseti mahkûm eden; aklı, mantığı öne çıkaran; karşılıklı kükremeyi değil, müzakere ve münazarayı önceleyen bir temsil zamanı gelmedi mi?

Çağımız bir akıl ve bilgi çağı. Ve hamaset de cahiliye döneminin en mümeyyiz vasfıdır. Aklı baştan alan bu hamaset hastalığından kurtulup bilgi çağının silahı ile silahlanmak daha isabetli değil mi? Yeni bir dönüşüm, yeni bir süreçle bu olmazsa olmazımız olmalı değil mi?

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept