Bugüne kadar bireysel olarak düşüncelerimi paylaşıyordum. Meramımı biraz da köşeli kelime ve cümlelerle ifade ediyordum. Ama artık siyasi elbisemi kuşandım. Onun için de artık görevim, tefrik etmeden, mümkün olabilecek en üst seviyede toplumun tüm kesimlerinin hassasiyetini düşünerek düşünce ve fikir üretmek, proje geliştirmek olacaktır. Daha önce de bu hassasiyeti gösteriyordum ama şimdi bir tık daha yukarı çektim.
Bugün karşılıklı çekişmelerle geçirilecek vaktimiz yok; takatimiz da kalmadı. Karşılıklı siyasi çekişmelerin, kavgaların hiçbir kesime bir faydasının olmayacağı izahtan varestedir. Kalbi uzaklaşmalarımız, duygusal ayrılıklarımız bir süre sonra aramıza beton duvarlar örecektir (Allah muhafaza). Uzun süreçli bir kin ve nefret duygusunun gelişmesini tetikleyecektir. Buna kesinlikle fırsat vermemek gerekiyor.
Buna munzam olarak yaklaşık 15 yıldır AKP iktidarının adil ve ahlaki olmayan politikalarına karşı kendi çapında mücadele veren bir insan olarak iktidar destekçilerini tezyif ve tahkir edecek bir dil, üslup kullanmamaya özen gösterdim. Muhtemelen sosyal medya mecralarında beni takip eden çok sayıda AKP taraftarı arkadaşlar da bu hakkı teslim edeceklerdir.
Şimdi bu yazıyı kaleme almama sebep olan bir hususu ifade ederek düşünce ve kanaatlerimi paylaşmak istiyorum.
Öncelikle şunun altını kalın bir çizgi ile çizmiş olayım; bireysel anlamda benim kadar AKP politikalarına muhalefet eden çok az insan olduğu kanaatindeyim. Bazı tevazu halleri de farklı bir kibir hali olarak algılanabilir. Onun için de tevazu yapmayıp, hakikati tastamam teslim etmeye gayret ediyorum. Geçmişimin bana kazandırdığı bu kredi ile rahat bir şekilde düşündüklerimi muhataplarıma iletiyor, anlatıyorum.
Muhalif kesimin çoğunluğunun AKP tabanına yönelik bir genellemeleri var; “Bunlar Nuh der Peygamber demez.” Veya “siz ne derseniz deyin, bunların ezberlerini bozamazsınız. Onun için de boşuna çaba harcamayın” deyip baştan toplumun üçte birini sahanın dışına itiyorlar.
Peki, nasıl olacak başka türlü? Toplumun bu %30’nu ne yapacaksınız? Onları yok mu sayacaksınız? Yok sayarsanız; nasıl, neden siyaset yapacaksınız?
İnsanların düşünce dünyalarının değişmeyeceğine dair elinizde kesin bir kanıt mı var?
Hadi diyelim haklı çıktınız; gerçekten de ezberlerini bozmadılar. Bu insanları kendi haline bırakıp, “ne haliniz varsa görün!” dememiz mi lazım? Böyle bir siyasi
sorumluluk olur mu? Hele hele bizim gibi siyasi inisiyatif alanlar için böyle bir tutum ve davranış doğru olur mu; isabetli olur mu?
Hayır! Kesinlikle yanlış. Onların fikri bir değişim geçirip geçirmeyecekleri onların sorunu / problemi. Biz ise her hâlükârda onların düşüncesine etki eden dinamikleri tetiklediğimiz zaman bunun kişilerde bir değişim süreci oluşturabileceğine dair inancımızı koruyacağız. Ve sabırla çeliği döver gibi telkinlerimizi, uyarılarımızı sürdüreceğiz. Zira taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir. Fikri bir değişim geçirebilecekleri ihtimalini güçlü tutacağız. Yok saymak, umutsuz bir vakıa olarak görmek akli ve nakli ilimlerle açıklanamayacağı gibi böyle bir kanaat, fikri sabitliktir.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi artık toplumsal sorumluluk elbisemi giymiş durumdayım. Ve bu toplumun tüm kesimleri istisnasız muhatabımızdır. Hiçbirisi hakkında peşin bir yargımız sözkonusu değildir; olmaması da lazım. Toplumun hiçbir kesimi ile doğrudan bir husumetimiz ve düşmanlığımız da yoktur. Olamazda. Mücadelemiz, kişilerle değil; bütün kötülüklerle topyekun mücadele… Bir başka ifade ile haksızlık, hukuksuzluk ve onun yol açtığı kötülüklerle, yolsuzluklarla mücadeledir. Çünkü hukukun ve adaletin olmadığı yerde mal ve can güvenliğinden, insanın mutluluğu ve gerçek refah toplumundan bahsedilemez.
Umudumuz ve hayalimiz ise, herkesin ölüm kapıya dayanmadan önce hakikatle yüzleşmeleridir. Bu umut insan olduğumuzun da bir kanıtıdır.