Profesyonel Kurtarıcılar Dönemi Kapanmalıdır

by Fahrettin Dağlı

Son 15-20 yıldır gördüklerim, duyduklarım bana insanoğlunun kadim problemlerini, maceralarını yeniden anlama ve anlamlandırma imkanı verdi. Okuduğum Kitabın insanı ve toplumları tarif ve tasvir ederken verdiği misaller üzerinde düşünmek benim için öğretici oldu. Bir bakıma yaratıcının, yeryüzünün idaresini emanet ettiği insanoğlunun (yeryüzünün halifesi) macerasının tam da bize bildirildiği gibi cereyan ettiğini açıkça görüyor ve bir daha iman tazeliyorum.

Normal şartlarda insanoğlunun adaletle muamele hususunda son derece dikkatli ve özenli olması beklenir. Çünkü yeryüzünün en ağır suçlarından biri de başkalarının hak ve hukukuna girmek ya da hak ve hukukun zayi edilmesine sebep olmaktır. Bu konudan dinde “kul hakkı” olarak bahsedilir ve müeyyidesi ancak mağdurun, hak sahibini affetmesi, hakkını helal etmesi ile yerine gelir. Allah, kulun bu fiilinin karşılığında henüz hayatta iken mağdur ile helalleşmeyi şart kılmıştır. Bu kadar önemli…

Önemine, tehlikesine rağmen müslümanlar neden bu konuya dikkat kesilmiyor? Neden kul haklarına girme konusunda kayıtsız, sorumsuz davranıyor? Neden bazıları başkalarını yönetmek konusunda bu kadar iştahlı ve hevesli? Yönettiği, yöneteceği toplumun hak ve hukukunu gözetme ve koruma konusunda hiç mi endişe etmez? Yapacağı bir hatalı uygulama ve ihmal sonucunda milyonlarca insanın hak ve hukukunun kaybedilmesine sebep olma endişesini hiç mi taşımazlar?

İşte bu soruların cevabını da kadim Kitap veriyor;

“Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir.” (Ahzab:72)

Ey insan, yüklenme hevesinde olduğun yükün, göklerin ve yerin taşımadığı bir yük olduğunun farkında mısın? Gökleri ve yeri Allah senin emrine niçin verdi? Çünkü sen irade ve akıl sahibisin. Ne var ki, sen de zalim ve cahil biri olup çıktın…

Bu zulüm ve cahillik, ontolojik olarak baştan beri süregelen değil, daha sonradan bir fiil sonucu ortaya çıkan durumu ifade eder. Onun için insan başlangıçta emaneti aldı fakat emanete sahip çıkmayıp ihanet etti. Bu kadim mesele yeryüzü durdukça benzer formlarda karşımıza çıkmaya devam etmektedir.

Sorumluluk sahibi bir müslümanın normal şartlarda kaçınması gereken bir emaneti iştahla ve hırsla üstlenmesinin neticede kendisine ve diğer varlık alemine zulmetme şeklinde sonuçlandığına sık sık şahit olmaktayız.

Peki, bu kadar ağır sonuçlarına rağmen insan niçin bu kadar arzulu?

Çünkü yönetme, hükmetme arzusu insanın fıtratına işlenmiş bir özelliktir. Bu arzu ve haz olmasa kimse yönetmeye talip olmaz. Ama yeryüzünün halifesi de insanoğludur. Yeryüzünü ıslah etmek, imar etmek, nizam vermek, inşa etmek, güvenli kılmak, adaleti uygulamak görevi de insana yüklenmiştir. Adalet, bu arzuyu, isteği itidale çeken bir kuvvedir. İşte buradaki ince çizgiye dikkat çekmek, sırat köprüsünden geçiyormuş gibi dikkat ve itina gösterilmek gerekiyor…

Bu kadar önemli bir görevi de güçleri, kuvvetleri nispetinde başarıyla ifa eden yöneticiler tarihte yüksek iltifatlarla övülmüşlerdir.

İşte Hz. Peygamberden rivayet edilen şu hadiste buna dikkat çekilir:

“Bir saat (veya bir gün) adaletle hükmetmek, bir sene (veya altmış sene) nafile ibadetten hayırlıdır.”

İnsanoğlu bidayetten bu tarafa bu mevzuda ne kadar başarılı olmuştur? Ne yazık ki, çok az örnek dışında karşımıza pek az başarılı örnek çıkmaktadır.

Peki, bütün bu risklere ve tehlikelere rağmen yöneticilere, önderlere ihtiyaç var mı? Elbette var ve daima olacak. Bazı kişiler yönetecek; yönetilenler onların idarelerine tabi olacaklar. Yönetenlerle, yönetilenler arasında bir eşitsizlik; bir hiyerarşi sözkonusu olmayacak. Hukuk karşısında eşit olacaklar. Yönetenler, yönetilenlerin bir adım önünde yürüyecekler.

Bu kadar mı?

Hayır!

Daha önemli bir mesele var. O da önde yürüme makamında olanların gösterecekleri temsili duruş. Ne yazık ki, insanî ve sosyal tekamüllerini tamamlayamayan bizim gibi toplumlar liderlerine
(siyasal, dîni, etnik vs.) öykünürler, onları örnek alırlar. İyi veya kötü halleri yönettikleri toplumlara yansır. Bu yüzden bizim gibi Orta Doğu ülkelerinde toplumsal değişimin gerçekleşmesi için liderlerin duruşu, idare etme biçimleri önemlidir. Dolayısıyla bizi yönetecek liderlerde ilim, ahlak, seciye, karakter ve tecrübe aranmalıdır. Liderlerin, önderlerin, yönettikleri toplumları iyiye veya kötüye dönüştürme kabiliyetlerinin olduğu gerçeğini ihmal etmemek gerekir.

Sözün özü şudur; kimse kurtarıcı rolüne girmemeli, kimse de bazılarını “modern kurtarıcılar” olarak takdim etmeye kalkışmamalıdır. Yönetim, beceri ve tecrübe anlamında bir yeterliliğe sahip olanlar ise öne çıkmaları için teşvik edilmelidirler. Simsarların, haris olanların öne çıkmalarına, düzmece PR’larla toplumu etkilemelerine, aldatmalarına fırsat vermemeleridir.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept