Bardağın Dolu Tarafına Ne Oldu?

by Fahrettin Dağlı

Tanıyanlar bilir ki, bu iktidarın politikalarını, yaptıklarını, yapmadıklarını eleştirmekteyim. Hem aynı mahalleden gelen ve hem de siyasetin teorisi ve pratiğiyle ilgili bir kişi olarak olayları yakından takip ediyorum. Bu tenkitlerimi bürokrasiden henüz ayrılmadan önce dikkate alacaklarına ihtimal vermesem de ilgili makamlara iletmekteydim ancak gözlerini hakikate kapatmış olan makam sahiplerinin yanlışlarını idrak etmeleri mümkün değildi. Bu konuda beni uyaran dostların varlığına rağmen ısrarla uyarıcı yazılar yazmayı sürdürdüm. Ancak o gün de bu arkadaşların söze kulak verip yanlışlarını idrak edip tashih edeceklerine ihtimal vermiyordum. Öyle azmış ve şımarmışlardı ki, gözlerini ve kulaklarını hakikate kapatmışlardı.

Bu umutsuz vaka için bazı dostlarımız, “niye bu kadar kendinizi üzüyorsunuz, yoruyorsunuz?” diye sual ediyorlardı. Evet, ben de o gün bu arkadaşların olumsuz tutum ve davranışlarına şahitlik ettikçe bunların iflah ve ıslahının zor olduğuna kanaat getiriyordum. Ancak buna rağmen yine de ısrarla uyarıcı yazılar yazmaya devam ettim. Buradaki temel motivasyonum Kur’an’da kıssası anlatılan “Cumartesi Yasağı” bahsinde taraflardan biri olan “hak ve adalet savunucularının” söyledikleri olmuştur: “Biz de biliyoruz bunların iflah olmayacağını, ancak bizler ahirete şahitlik / mazeret bırakıyoruz.”

İlk zamanlarda sosyal medya mecralarında paylaştığım yazılarımdaki sözkonusu şikayet ve uyarılarıma eski dostlarımdan bir kısmı, “ifade ettiklerin doğru olabilir ama beri tarafta bir de bardağın dolu tarafı var, niye görmek istemiyorsunuz?” gibi bir serzenişte bulunuyorlardı.

Bardağın dolu tarafını görmek istemediğime dair yapılan eleştirilere cevap olarak da şunu söylemekteydim: Evet, elbette olumlu işler de yapılıyor. Ancak bilin ki, mülkün temel direği olan adalet kolonu yıkıldıktan sonra yapıyı ayakta tutmak mümkün değildir. Gök kubbe başımıza yıkılır. Ayrıca istisnasız bütün yönetimler az ya da çok zulüm irtikap ederler. Akil insanların temel sorumluluğu, hakka ve adalete odaklanıp, ihlalleri halinde emir sahiplerini uyarmaları, ikaz etmeleridir. Bizden öncekiler gibi biz de bu sorumluluğun farkında olarak yapılması gerekenleri ifa etmeye çalışıyoruz.

Bugün de bir müslüman olarak şu iki ayet beni düşünceye, endişeye sevk ediyor:

“Bâri din adamları ve âlimleri onları yalan söylemekten ve haram yemekten menetselerdi. Bu yaptıkları ne kötüdür!” (Maide:63)

“Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Aslında sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra O’ndan da yardım görmezsiniz.” (Hud:113)

Malum, Hanefi Mezhebinin itikatta imamları, İmam Mâtürîdî’dir.

Maturidi, zalim olduğu kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına “âdil” diyen ve dolayısıyla “zulmü adaletle vasıflandıran” kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat belirtmiştir. Devrin alimlerinden Ebü’l-Kāsım el-Kâ‘bî’yi zalim devlet adamlarıyla ilişki içinde olduğu için kınamıştır. Zaten devrinin siyaset ve devlet adamlarıyla münasebetlerinin iyi olmadığı da bilinmektedir.

Hanefi Mezhebinin amelde imamları olan İmam Ebu Hanife’nin mevzu ile ilgili hikayesini daha önce çok yazdığım için burada tekrar etmek istemiyorum. Çağının zalim sultanlarına muhalefetten dolayı hayatı zindanlarda geçmiş ve son nefesini orada vermiştir.

Elbette ben kimseyi tekfir etmiyorum. Ancak İmam Maturidi’nin sözkonusu içtihadı bir müslüman için böyle bir durumun ahirete yönelik sonuçlarının ne kadar tehlikeli olabileceği endişesine sevk ediyor.

Gelinen noktada bana bir zamanlar bardağın dolu tarafını işaret edelerin sesi, soluğu kesildi. İtiraf etmeseler de artık bardak kırılmış, gök kubbe bel vermiştir. Çıplak hakikat kör gözlere parmak misali görünür olmuştur. Ancak bütün bunlara rağmen yanlışları ve hatalarıyla ilgili itirafta bulunup, pişmanlıklarını ortaya koymuş değiller. Bir kısmı sessizliğe gömüldü, diğer bir kısmı ise halen ufak tefek olumlu şeylerle teselli bulup, kendi kendilerini avutmaktadırlar.

Azınlık da olsa hakikatin üstünü örtmeye yeminli bir kesim var ki, akı kara, karayı ak göstermede hiçbir beis görmüyor, Allah’ın, Peygamberin ve ulamanın bütün uyarılarına kapılarına kapatmış görünüyorlar. Onlara da dua etmekten başka elimizden bir şey gelmese de bardağın dolu tarafına dair kanaatlerine ne olduğunu merak ediyorum.

Bu soruya cevap vermek de kendilerine düşer herhalde…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept