Medeniyet Merkezli Yaklaşım

by Fahrettin Dağlı

Dünya ve Türkiye gündeminin ekonomik ve siyasi çalkantılarla dalgalandığı bu dönemde söze nereden başlamak gerekir diye düşünüyor insan, neyi konuşacağız, nereden başlayacağız, söyleyeceklerimizi kim nasıl yorumlayacak, hangi anlayış ve kavrayışla bakacağız meselelere. İnsanın problemi, yapmak, ihya etmek, ihata etmek, yenilemek, tecdit etmek olunca, elbette söyleyeceği her sözü bin kere tartıp, ölçüp öyle söylemesi gerekir. Aksi ben sözümü söylerim ucu nereye giderse gitsin, kime dokunursa dokunsun, bu yüzden toplumsal problemler hasıl olacaksa, kişisel hak ve hukuklar zedelenecekse, varsın olsun. Ben bildiğimi söylerim. İşte kendini, kendine ve topluma karşı sorumlu ve sorumsuz sayanların söz söyleme hürriyeti. Bütün zorluğuna rağmen devasa bir medeniyetin inşa edici misyonerleri olarak elbette birinciyi tercih ederiz.

Evet devasa problemler yığını ile karşı karşıyayız. Küresel hegemonyanın kucağımıza ittiği ateş yumağını nasıl söndürebileceğimizin telaşı içindeyiz. Ne kadar uluslar arası ilişkiler, hukuklar, kavram ve teorileri, ne kadar iktisadi kavram ve izahlar varsa bu meydanda bolca konuşulmaktadır. Problemlerimizi izahta ve yorumlamada önümüze sürülen beynelmilel şablonlarla tarif etmemiz ve çözmemiz dayatılmaktadır. Ne insani boyutu, ne toplumsal boyutu ve nede bunları kuşatan medeniyet boyutu konuşulmakta. Karşı karşıya kaldığımız bu iktisadi görünümlü problemin siyasi, psişik, sosyal sebepleri üzerinde ne kadar tefekkür edebiliyoruz. Halbuki hepsinin izahi mümkündür. Hiçbir olay sebepsiz olmadığı gibi, hiçbir problemde sebeplerinden bağımsız düşünülemez. Her şey kendi ellerimle hazırladığımızdır. Elimize avucumuza konulan büyük nimeti karşı nankörlüğümüzdür. Müsrifliğimizdir. Kendi ellerimizle hazırladığımız yok oluşumuzdur. İnsanı ve kainatı yaratan Rabbimizin önümüze açtığı özgürlük alanına kastımızdır. Yeryüzünün kefaletinin arz edildiği insan oğlu, emanet verilen bütün nimetler üzerinde sınır tanımaz bir şehvetle, açlıkla, hırsla, kendi özgürlük alanını yok etmekle meşgul. Yarınları için değil, bu gününü, bu saatini düşünmekle geçiriyor ömür sermayesini, ayak sesleri duyulan ve gittikçe yaklaştığı hissedilen yakıcı geleceğin tehlikesi bizi ne kadar korkutuyor? Yarınımız için hangi olmazsa olmazları konuşuyoruz. Ülkenin geleceği konusunda söz söyleme makamında olanlar neleri konuşuyor. Hangi ahlak sınırları içerisinde, hangi hudutlar dahilinde konuşuyorlar. İktidarı ve muhalefeti ile bit pazarında bohçacılık yapıyormuşçasına bir birlerine laf yetiştirmenin dışında neyi dillendiriyorlar. Allah aşkına bir yanda varlık ve beka davası ve bir yanda politik pazarın cambazları, laf ustaları. Lütfen bırakınız bu mahalle kavgasını, gelin bilinmez bir akıbeti havale ettiğimiz can yakıcı problemiz üzerine zihinsel tüm eforumuzu tahsis edelim. Aksi halde geleceği muhakkak olan o son günde, yapabileceğimiz hiçbir şeyin faydasının olmayacağı o yakıcı günde, topyekun hesap defterlerinin dürüldüğü o günde yüzümüz olmaz huzura varmaya, hesap vermeye.

Bu satırları, karanlık bir tablo oluşturmak ve ümitsizlik girdaplarına sevk etmek için değil, tehlikeyi bütün açıklığıyla, bütün çıplaklığıyla, hiçbir tereddüde mahal vermeyecek bir samimiyetle paylaşmak istiyoruz. Herhalde bir şeyler dibe vurmadıkça tehlikeyi bütün boyutları, en kahırlı haliyle görmekte mümkün olmuyor. Yapmaya çalıştığımız ise dağın arkasında bize bekleyen tehlikeyi tüm parazitsel karışımlardan arıtarak apaçık göstermeye çalışmaktır. Bizi rehavete sevk edecek boş umut pompalayıcısı olmamaktır. Bu bir ümitsizlik hali asla değildir.

Toplumun sorunlarını çözmek makamında olanlar kendileri sorunun kaynağı olmaya başlamışlarsa işte orada ciddi bir vakanın olduğu izahtan varestedir. İktidarı ve muhalefetiyle siyası ikballer ve basit parti-zümre menfaat ve çıkarlarının ötesinde çağı kucaklayacak bir siyası projeye adanmışlık olmayacaksa politik mücadelenin ne kıymeti harbiyesi vardır. Evet, iddia ediyoruz; karşı karşıya bulunduğumuz problem bir partinin tek başına kucaklayacağı bir problem değil. Devlet ölçeğinde toplumun tüm kesimlerinin azami müşterekliğini gerektirir. Topyekun yeniden tanzim hareketi olması gerekir.

Bu anlamda kuşatıcı bir dil ve üsluba ihtiyaç bulunmaktadır. Rahmet ihtiva eden bir iklime ihtiyaç var. Alternatifsiz çaresizlik ne kötü bir akıbet. Hayır diye haykırıyoruz. Çare yine bu toprakların çoraklaşmış zemininde. Bölgesinde iradesini icraya kadir bir Türkiye inşası, sadece Türkiye toplumu için değil, insanlığın geleceği için hayati bir ameliyedir.

Siyasetteki tıkanma, İçinde bulunduğumuz iktisadi kriz son derece ciddidir ve her ciddi sorun gibi aşılabilmesi her şeyden önce doğasının doğru bir şekilde anlaşılıp, tanımlanmasına bağlıdır. Bu ise, ne kadar tatsız olursa olsun, sorunun doğasına ilişkin hakikatlerle yüzleşebilme cesaretini göstermeyi, entelektüel etkinliğin dayanması gereken moral değerler dışında hiçbir sınırlamaya tabi olmadan onları sorgulayıp, soruşturmayı, kısaca gerçek anlamda düşünmeyi ve tefekkürü gerektirir. Siyaset ve bilim adamlarının, köşe yazarlarının, ekonomistlerin büyük bir çoğunluğuna göre Türkiye’nin en büyük sorunu siyasetteki tıkanma, yozlaşma veya çürümedir. Türkiye’nin mevcut handikapları bir hükümet problemi olmaktan çıkmıştır. Devletin yeniden yapılandırılmasının gerektiği yoğun bir şekilde ifade edilmektedir. Türkiye’de çok partili siyası tecrübe, bir köylü kültürünün imkan aralıkları içinde gelişmiş ve sonunda köşeye sıkışıp, tükenme noktasına gelmiştir. Sergilenen siyaset bir köylü, bir aşiret kültürünün siyasetidir. Bu siyaset anlayışında hukuk kültürü oluşmaz. Adalet bahis konusu olmaz. Sadece dilimizde pelesenk olur. Halbuki hukukun kültürümüz haline gelmesi, kültürümüzün de hukukileşmesi gerekiyor.

Sonuç olarak yazımızı, ülkeyi yöneten ve yönetme iddiasında bulunanlara bir çift sözle bağlıyoruz. Lütfen bu toplumu 1900’ların başlarına doğru, bir millet için kanlı gömleğin biçildiği tarihin başlarına, ölümlerden ölüm beğen denilen tarihin göbeğine, Yunus Nadi ile Mehmet Akiflerin mücadele günlerine, milli direnç ile teslimiyetin kavga günlerine, kötülerden bir kötü seç denildiği karanlık günlere götürmeyelim.

Akılsızların tarihi tekerrür eder. İbret alanların, düşünenlerin, bilgiyi değer olarak kabul edenlerin tarihleri elbette tekerrür etmez.

Fahrettin Dağlı’nın bu yazısı 10 Mayıs 2010 tarihinde kutupyildizi.org.tr adresinde yayınlanmıştır.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept