Yeni Bir Siyasi Organizasyon Zarureti

by Fahrettin Dağlı

Evet dostlar, kaldığımız yerden devam edelim.

Geçen yazımda Ak Parti iktidarı ile ilgili olarak yaşadığımız hayal kırıklıklarını temel başlıklar halinde özetlemeye çalışmıştım.

Bugün ise gerek 7 Haziran ve gerekse 1 Kasımda yapılan seçimlerin sonucunda ortaya çıkan tablonun bize neyi işaret ettiğini okumaya çalışacağım.

Her ne kadar ülkede seçimler son derece gayri adil ve sağlıksız bir yarışmaya dönüşmüşse de yine de mevcut değerler üzerinden bir analiz yapmaya gayret edeceğim.

7 Haziran seçim sonuçlarını etkileyen farklı kombinezonlar mevcut. Burada tek tek bu sebepleri analiz edecek değilim. Bunların en önemlisi olarak bellediğim üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Zaten Ak Parti’nin 1 Kasım seçimlerine hazırlanırken propagandasını üzerine inşa ettiği temel siyaset argümanları da bu serdedeceğim kanaatimi teyit ediyor.

13 yıllık iktidarı arkasında bırakan Ak Parti, gerek iç ve gerekse dış politika anlamında çetin problemlerle boğuşma noktasına gelmişti. Geride bırakılan 10 yılın az çok iyi giden işleri son üç yılda adeta tersine sarmaya başlamıştı. Siyasi ve ekonomik anlamda geliştirilen Türkiye-İsrail (aynı zamanda Yahudi diasporası) ilişkileri, AB ile olan görüşmeler, ABD ile kurulan bölgesel stratejik ittifak (BOP Projesi), Başta Suriye ve ona paralel komşu Ortadoğu ülkeleri ile yürütülen dostluk ilişkileri, ekonomideki nispi iyileşmeler, D-8 Projesi kapsamında geliştirilen ilişki biçimleri, içeride yürütülen bazı operasyonlarla vesayet rejiminin zayıflatılması, Kürt sorunu ile ilgili geliştirilen yeni çözüm görüşmeleri vb. örnekler zaviyesinden baktığımız zaman dün olumlu gibi görülen tüm gelişmeler tersine işlemeye başladı. Dün iyi olan her şey bu gün kötü bir seyir takip ediyor.

Yine de şunu belirtme ihtiyacı duyuyorum; “İyi” veya “kötü” kavramlarını genel kabuller üzerinden ifade ediyorum. Çünkü acizane kanaatim o ki, dün iyi gibi gözüken çok şey temelde iyi ve hayırlı değildi. Neyse yine de biz genel iyi ve kötü üzerinden iz sürmeye devam edelim.

Bu sürecin izah ettiğimiz zaviyeye evirilmesinin temel sebeplerini geçen yazımızda kısmen de olsa ifade etmiştim.

Şimdi tekrar 7 Haziran seçimlerine dönelim. Yukarıda sayılan olumsuzlukların doğuracağı sonuçları hesaplayan Ak Parti, hukuken tarafsız olması beklenen Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte bütün gücünü seçim arenasına indirdi. Yoğun ve güçlü bir politik kampanyaya rağmen 13 yıllık iktidar önemli bir irtifa kaybetmişti.

2011 seçimlerini kendisi için ustalık dönemi olarak niteleyen Ak Parti, 2015’te tahmin edemeyeceği bir sonuçla karşılaştı. 400 milletvekili talep edenler, tek başına iktidar olma şansını bile yitirmişlerdi.

Peki, bu sonuç neyi işaret ediyordu? Bir defa 2010’dan bu yana seçmen nezdinde yoğunluklu olarak dillendirilen bir husus var; “Evet ciddi bir kötü gidişat var. Yolsuzluklar, iç barışın temininde güçlükler, gittikçe kangrenleşen temel problemler, ekonomik iyileşme olmakla birlikte artan iç huzursuzluk, ahlaki çürüme ve zayiatlar, devlet yönetiminde terk edilen ehliyet ve liyakat gözetimi vb. olumsuzluklar var olsa da bu problemleri iyiye tebdil kılacak, bunlardan daha güçlü bir siyasal referans ve alternatifte göremiyoruz.” Yani, denilen şey mealen şu idi: “Evet bu iktidar gitsin ama yerine hangi alternatifi ikame edeceğiz?” Bu ciddi bir soru idi ve seçmen kitlesi bu soruyu sormakta mazurdu. Çünkü doğru bir soru soruyordu ve bizler gibi vahametin farkında olanlar da bu soruya cevap vermekte güçlük çekiyorlardı. Muhalefet partilerinin hiç birisi iktidar için gerekli olan olumlu referansı ortaya koyamamıştı.

Bu tablo ile gelinen 7 Haziran seçimlerinde, hiçbir partiye kendini mahkum görmeyen seçmen kitlesi kendilerine en yakın gördükleri partilere transfer olmak suretiyle iktidar partisine tepkilerini ortaya koymuşlardı. Bu seçmen kitlesinin önemli bir kısmı Türkiye’nin klasik muhafazakar kesimidir. Bir kısmı MHP’ye, bir kısmı SP-BBP ittifakına, diğer bir kısmı ise HDP’ye ve diğerlerine. 7 Haziran ve 1 Kasım seçim sonuçları karşılaştırıldığında bu durum net ortaya çıkıyor. Seçim sonuçlarından sonra ortaya çıkan tablodan bir hükümet çıkaramayan muhalefeti gören seçmen, bir sonraki seçimde çarnaçar Ak Parti’nin elindeki “İstikrar” sopası ile tekrar hizasını buldu.

İki seçim arasındaki %10’luk farkın önemli bir çoğunluğu, belki de %9’u Muhafazakar kesimin yüzer-gezer oyları idi. Herhangi bir partiye katı bağlılığı olmayan ve sadece seçimlerde sandık başına giden, olup bitenleri az çok ölçüp biçen ve buna munzam tavır belirleyen bir kesim. %1’lik kesim ise, 7 Haziran seçimlerinde sandık başına gitmeyip iki seçim arasındaki kaotik siyasi ortamdan korkan ve ürkenlerden sandığa gidip “İstikrara” oy verenler.

Yukarıda ifade ettiğim gibi bazı konjonktürel gelişmeler bir yana bırakılacak olursa belirleyici olan bu %10 veya %15’lik seçmen tercihidir. Bir de sandığa gitmeyen bir %15’lik kesim var. Yani toplamda %30’luk bir kesim, şu veya bu sebeple kararsız ve umutsuz.

Bu, işin bir boyutu. Bir de daha iyisinin olamayacağına dair kesin kanaat sahibi olanlar var. Dolayısıyla çar naçar “Ehveni şer” olarak kabul ettiklerine razı olanlar. Siyasi tercih olarak bu gün genel düzeyde %50 çaresizliğe mahkûm edilmiş bir kitle var. Öyle bir çaresizlik ki “Tamam! yolsuzluk, usulsüzlük yapıyorlar. Haktan adaletten uzaklaşıyorlar. Ama bir yandan da iş yapıyorlar. Bunların yerine gelecek olanların bunlara benzemeyeceğinin garantisi ne?”

Yani, çok kötümser bir halet-i ruhiye. Hemcinslerine karşı bu kadar itimatsız. Bu koyu itimatsızlık hâli insanı bir süre sonra (Allah muhafaza) mâbuduna karşı bile bir itimatsızlık derekesine sürükleyebilme potansiyelini barındırmaktadır. İşte en tehlikeli halet-i ruhiye de budur. Yani, “Bundan daha iyisi olamaz. Bu gün ülkeyi yönetenler de dün “Hak, hukuk, adalet, düzen, nizam” diyorlardı.” “Dolayısıyla bunlar da nihayetinde iktidarda bu hâle gelmişlerse demek ki umutsuz bir vaka ile karşı karşıyayız.” Bu aşama, başlı başına bir travma hâli ve savrulmayı işaretliyor. Daha iyisinin olamayacağına dair kanaat, umutsuzluğun kör çukurlarında insanı daha kötü felaketlerin eşiğine sürükler. Çünkü bu düşünüş şekli batıldır. Şeytanın sağdan yaklaşımıdır. Zihinsel iğfaldir.

Demek istiyorlar ki; “İktidar bozar, mutlak iktidar ise mutlaka bozar.”

Şimdi ne diyeceğiz bu anlayışa?

Doğru mu?

Hayır katiyen.

Bir önceki yazımda da ifade ettiğim gibi geçmişteki anlayışları, kabulleri, idealleri ne olursa olsun iktidarlarında sergiledikleri siyaset uygulaması, kendilerinden önce siyaset yapanların uygulaya geldikleri siyasi kültürün farklı formlarla tekrarlanmasından ibaretti. Yani yeni bir siyasi kültürün inşasını hedeflemediler. Var olanı restore etmeye çalıştılar. Kalıcı ve sürekli olabilecek uzun soluklu bir siyasi mücadeleyi göze alamadılar. Dolayısıyla, bir süre sonra verili değerlere, reel-politiğe teslim olmak suretiyle mevcut siyasi kültürün egemenlik kurucu ve tahakküm edici cazibesine mahkûm oldular. Dilleri doğruyu seslendirdi. Ancak, yaptıkları batıl oldu.

Neyse, daha önceki yazım da bu hususu izah ettiğim için bu kadarla iktifa edip bu günümüze dönelim.

Evet, buraya kadar anlattıklarım muvacehesinde diyorum ki; “Genelde tüm izan ve vicdan sahiplerine, özelde ise Müslüman entelektüel kesime çağrımdır; Lütfen bu acil çağrıma kulak kabartın. Bu tıkanan, boğulan siyasetin önünü nasıl açacağız? Bu toplumun aydınları, entelektüelleri olarak bu blokajlarla tıkanan yolu açamayacak kadar aciz miyiz? Bu çok zor bir ameliye mi? Bir “ADALET” programı oluşturmak, realize etmek, halkın kabulüne sunmak imkansız bir şey mi?

Bu nasıl bir acizlik, bu nasıl bir çaresizlik? Bu nasıl bir akıl tutulması? Dışarıda, içeride bir yangın var ve biz sadece seyirci konumundayız. Demek ki tam bir “Kaht-ı rical” halini yaşıyoruz?

Bu vazife, bunca olumsuz süreçlere, baskılamalara, tehditlere ve şantajlara inat ayakta kalabilen bu ülkenin namuslu, dürüst, erdemli aydınlarının, kanaat önderlerinin, vicdan ve adalet ehlinin üzerine terettüp etmektedir. İdeolojik inanışları ne olursa olsun bu topraklarda yaşayan herkesin hak ve hukuklarının garanti altına alındığı, herkesin geleceğini, inandığı değerler üzerine özgürce inşa edebileceği, yeniden helalleşmeyi, ahitleşmeyi, akitleşmeyi sağlayacak Rahmet siyasetine hava ve su kadar ihtiyaç var.

Sayılara, istatistiklere takılmıyorum. Ortada bir gerçek var ve gereğinin ifa edilmesi gerekiyor. Siyasi bir alternatif sunmadan “Bu halk neden doğru siyasi tercih yapmıyor” gibi bir serzenişte bulunmaya da hakkımız olamaz. Geniş halk yığınlar çaresiz ve bitkin.

İnşaallah gelecek yazımda; “Nasıl bir siyasi organizasyon”

Selam ve dua…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept