Diğer birçok rejim muhalifiyle birlikte Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren dindar kesim de devlet takibatına alınmış, sürgünler, yargılanmalar ve mahkumiyetlerle karşılaşmıştır.
Sonradan söyleyeceğimi baştan ifade edeyim. “Devlet” deyişime, devlete aşık muhafazakar / dindar kesim hemen itiraz edecek, “devlet demeyin, hükümetler / iktidarlar deyin’’ diyecekler.
Neden?
Çünkü devlet kutsaldır, vurur da sever de! “Devletin zulmü de hoş, affı da!”
İçinden geldiğim bu kesim ilk defa bugün devlet seviciliği yapmıyor, kendilerine zulmedilirken de yapıyorlardı. ‘Devlet nedir ve iktidardan farklı bir yapı mı?’ sorusuna efradını cami ağyarını mani bir cevapları da olmamıştır. Sadece büyüklerinden ve rejimin sahiplerinden öğrendiklerine istinat ederler. Devlete itiraz edilmez, karşı gelinmez, “ülu’l-emr”e sadece itaat edilir. Bunu da dindarlığın bir gereği olarak yaparlar ama ‘’Dinin hangi hükmüne göre devlete kayıtsız şartsız itaat edilir?” diye sorsanız yine doğru dürüst bir cevapları yoktur. Sadece böyle duymuşlar, böyle bellemişler, böyle inanmışlar…
1980 öncesinde benim de içinde bulunduğum siyasi hareket dahil olmak üzere bütün örgütsel yapılar takip ediliyordu ve rejimin “laisizm” sopası başlarının üzerinden eksik olmuyordu. Bu kesimin dernekleri / örgütleri kapatılır, mensupları yargılanır, tutuklanır, işkence edilir ama yine de devletin kutsiyetine halel getirmezler.
Gelelim şu devlet-iktidar ayırımına. Devlet hükmi bir şahsiyettir, devletin sahibi de iktidarlardır. İkisini tefrik etmek çok kolay değildir. Devletin kutsiyeti ile ilgili sav iktidarların baskıcı politikalarına karşı dindar kesimin geliştirdiği bir savunma aracıdır. Devlet aracını kullananlar muhalifleri “devlet düşmanı” ilan edip mahkum ettikleri için bu suçlamadan paçayı kurtarmak ancak sığınılan ve dine istinat ettirilen bir yapay savunma mekanizmasının arkasına saklanmakla mümkün olur.
Dün durum böyleydi ama şimdi devlet daha çok kutsanır oldu. Çünkü artık devletin sahibi dindarlar! Devlet dindarların eline geçmekle daha çok aklandı, paklandı. Peki gerçek öyle mi?
Devlet eski devlet, yapısı, ideolojisi, kurumlarıyla aynen duruyor, değişen bir şey yok. Devleti bir ata benzetirsek iktidar sahipleri de o atın binicileridir ve at da sahibine göre kişner. Bugünkü binici eski binicilerle adaletsizlik yarışında bir hayli öne geçti.
Devletin kutsal olmadığını, zulmettiğinde “sivil itaatsizlik” yapılabileceğini fiili tatbikatıyla bize gösteren ilk şahsiyet İslam dünyasın en büyük fakihi / hukukçusu İmam Ebu Hanife’dir. O seçkin imam hem Emevi ve hem de Abbasi devletine karşı “sivil itaatsizlik” yapmıştır. Üstelik o günün devleti bugünkü gibi laik de değildi. Adı üstünde ikisi de hilafetle ve şeri hukukla idare ediliyordu. İşte bugünkü gibi “ulu’l emr”e itaatin devlet yöneticilerine itaat gibi anlaşılması ve bu nedenle devlete karşı gelen bir asi olduğu hem halk hem de çağdaşı olan imamlar tarafından tekfire varan suçlamalarla ifade edilmesi sonucunda İmam Ebu Hanife hem Emevi ve hem de Abbasi devletleri tarafından mahkum edilip zindanlarda ölüme terkedilmiştir. Arkasından gelecek tabiilerine önemli bir örneklik bırakarak göç etmiş, ölmeden önce yakınlarına bıraktığı “cenazemi gasp edilmemiş bir toprağa gömün” vasiyetiyle de o günkü zalim Abbasi idaresini gasıp olarak tanımlamıştır. Adeta sembolik olarak şunu demek istemiştir: “Hayattayken hürriyeti tatmamış olan bedenimi hürriyetin hüküm ferma olduğu bir toprak parçasına gömün!”
İmam Ebu Hanife ahirete göç ederken de hayata dair önemli bir içtihatta bulunmuştur. Ona göre bir beldenin İslam diyarı sayılabilmesi için orada adalet ve hürriyetin hüküm ferma olması gerekir.
O fakih imamın diğer bir önemli özelliği de ayette geçen “ülu’l-emr” kavramına tutum, davranış ve eylemiyle getirdiği içtihattır. Eğer bir devletin idarecileri adaletten ayrılırlarsa onlara itaat edilmez, bedeli ne olursa olsun itiraz edilir.
Bu yazıyı bana yazdıran hissiyat, dün devletin zulmüne maruz kalırken de bugün nimetlerini devşirirken de muhafazakar kesimin devleti kutsaması ve devlete dokunulamazmış gibi bir inanca ve kabule sahip olmasıdır. Eğer Ebu Hanife’nin içtihadı muvacehesinde biraz tefekkürde bulunsalar nasıl bir zillete duçar olduklarını belki idrak edebilirler. Belki de bugünün Müslümanının dinleriyle ilgili en ağır problemlerinden birisidir bu.
Allah, şirke varacak aşırı sevgi ve kutsamalardan bizleri muhafaza buyursun.