İslami camiayı bekleyen çölleşme tehlikesi

by Fahrettin Dağlı

Uzun süredir bu köşeye yazı yazamadım. Bu sözkonusu süre içerisinde hiç yazı yazmadığım anlamına gelmesin. Mümkün olduğu en üst nispette sosyal ağları bir tebliğ aracı olarak kullanmaktayım. Hak bellediklerimi, doğru bildiklerimi kısa notlar halinde dostlarımla paylaşıyorum. Rabbim dostlarımdan razı olsun. Ne olursa olsun insanlar arkadaşlarından, kardeşlerinden teyit görmek isterler. Bu fıtratın icabıdır. Doğru bellediklerinizin muhataplarınız tarafından da teyit edildiğini, kabul gördüğünü görmek elbette bir moral aktivasyonu sağlıyor.

Ağır problemler yığını ile karşı karşıyayız. İç problemlerimiz, kardeş kavgalarımız, büyümekte olan ve de şişen enaniyetlerimiz, tahrik edilen asabiyelerimiz, komşularımızla, akrabalarımızla, dindaşlarımızla sözkonusu olan nizalaşmalarımız gün geçtikçe bir kar yumağı gibi büyümektedir.

Elbette her bir mümin, her bir insan gibi bu meseleler karşısında ilgisiz kalmak, sadece iş ve aşla meşgul olmak, olup bitenler karşısında ‘Uhdeme ne düşüyor?’ diye nefsi sorgulamamak gibi bir hakkımız bulunmamaktadır.

Bazı gelişmeler, olup bitenler içimizi yakıyor. Bir derde derman olamamanın çaresizliği bizi kahrediyor. Yapacağınız onca iş olmasına rağmen çaresiz kalmak herhalde insanoğlunun karşılaşabileceği en büyük ıstıraptır.

Üretebileceğimiz onca çare varken hepsini siyaset potasında tüketmek ne büyük bir zulüm. Evet, mevcut problemlerimizin her birinin tarihsel yaşanmışlığı vardır. Çareler, o yaşanmışlıklar içerisinde mündemiçtir. Allah’ın Resulü “Veda Hutbesi”nde ‘Bu din, bu gün tamamlanmıştır’ diye buyuruyor. Yani, gayesi, yeryüzünün adaletini, barışını, mutluluğunu temin edecek olan din tamamlanmıştır. Bunun basit anlamı; “Bundan böyle karşılaşacağınız her problemi aşmak için size Kitaptan ve Resulden çözüm örnekleri sundum. Size düşen akli selim ve kalbi selim ile bu iki temel kaynağa müracaat edip, bu gün yaşadığınızın hangi yaşanmışlığa tekabül ettiğini anlamaktır, idrak etmektir. ‘Akıl ve vahiy’ dengesini, ‘adaletini’ bulmaktır.”

Bu kadar basit. Evet, iddia ediyorum bu kadar basit. Zorlaştıranlar biz insanlarız. Kolayı zor kılıyoruz. Genişi dar kılıyoruz. Hz. Ali’nin ifadesiyle; “İlim bir nokta idi. Cahiller onu çoğalttı.”

Öyle değil mi?

Bu gün yaşadıklarımızın insanlık tarihinde yüzlerce, binlerce örneği yok mu? Adem’den bu yana yaşananlar biz insanoğlunun hayatla olan macerası değil mi? Kur’an onca kıssaya kaynaklık etmiyor mu? Bunları birer hikâye deyip, geçiştirme hakkımız var mı?

Genelde Peygamberlerin ve özelde Hz. Peygamberimizin risaleti bize engin bir çözümler paketi sunmuyor mu? Aslında yaşadığımız her güzel şeyin membaı orası değil mi? Yaşadığımız her çirkin şey ise o membaın suyuna kendi ellerimizle kattığımız kirli sular, lağım suları değil mi?

Evet, bu gün bu membaın suları birileri tarafından sürekli kirletilmektedir. Amaç, yeryüzünde iddiası bulunan bir dinin kaynaklık ettiği bir medeniyetin yeniden inşasını takatsiz bırakmaktır, hükümsüz kılmaktır. Hâsıl ettikleri ihtilaf alanları ile dinin kendisini ‘problemin kaynağı’ haline getirme gayretkeşliğidir. 

Bazı gafillere, bazı asabiye sahiplerine, sekülerizme kurban düşen bazı bahtsızlara  inat diyorum ki, bu ülkenin, bu coğrafyanın ve hatta büyük pencereden baktığımızda dünya insanlığının en büyük problemi ‘İslam’dan ve dolayısıyla insanlıktan kopuştur.’Diğer insani/beşeri problemlerimizi yola koymak, düze çıkarmak o kadar zor değildir. Ancak, fıtrat dejenerasyonunu tashih etmek, tedavi etmek öyle kolay olmayacaktır. Nihai anlamda insanlığın kaybı ve kazancı Müslümanlara bağlıdır. Müslümanlar kaybederse, dünya insanlığı kaybedecek, Müslümanlar kazanırsa dünya insanlığı kazanacaktır.

DİB Mehmet Görmez, Gazeteci Ruşen Çakır’a verdiği röportajında insanlığın kadim problemine işaret ediyordu: “…Hıristiyanlığın tarihine de baktığımızda Yüzyıl Savaşları ondan önceki büyük kopuşlar birbirlerine karşı düzenledikleri Haçlı Seferleri, birbirlerinin mabetlerini yakıp yok etmeler… Orada neticede ne oldu? İnsanlar “din buysa biz bu işte yokuz” dediler. Ve bugün hayatı ve varlığı her türlü aşkınlıktan arındıran seküler düşünce aslında ondan sonra ortaya çıktı. Benim endişem o ki eğer Müslümanlar akıllarını başlarına almaz ve gerçekten ilahi hikmetten uzaklaşmaya devam ederlerse Arap Baharı’ndan sonra yaşananlar, şiddetin ve vahşetin İslam ile özdeşleştirilmesi sadece Batı’da İslamofobinin güçlenmesine, İslam’ın o topraklar bir güvenlik sorununa dönüşmesine yol açmayacak. Gelecek kuşaklar da kendi dinlerinden kopuş sürecine girecekler ki bu kopuşun onları nereye götüreceğini bilemiyoruz. Hâlâ Avrupa’nın da tam olarak oturduğunu söylemek mümkün değil. Sekülerizmin orada nelere yol açtığını hepimiz biliyoruz.”

Evet, Görmez hocanın şu ifadelerini tekrar altına çizerek tekrarlıyorum;

“Müslümanlar akıllarını başlarına almaz ve gerçekten ilahi hikmetten uzaklaşmaya devam ederlerse Arap Baharı’ndan sonra yaşananlar, şiddetin ve vahşetin İslam ile özdeşleştirilmesi sadece Batı’da İslamofobinin güçlenmesine, İslam’ın o topraklar bir güvenlik sorununa dönüşmesine yol açmayacak. Gelecek kuşaklar da kendi dinlerinden kopuş sürecine girecekler ki bu kopuşun onları nereye götüreceğini bilemiyoruz.”

“Müslümanlar akıllarını başlarına almaz ve ilahi hikmetten uzaklaşmaya devam ederlerse ne olur?” Rabbimiz cevap buyuruyor: “Üzerlerine pislik yağar.” Yani, “Kaos, terör, kan, ateş ve irin kaplar her tarafı.”İnsanlık için bir güvenlik, eminlik, selamet, barış limanı olması gereken İslam diyarı kaçılacak, hicret edilecek topraklar olacak. Arap baharı diye takdim edilen gelişmelerin nasıl kara kışa, fırtına ve boraya dönüştüğüne tanıklık ettiğimiz gibi.

Bu tehlike Türkiye’den uzak değildir. Hatta bunu belki de şu an artçı hâllerini yaşıyoruz. Sayın Başkanın ifadesiyle akıllarımızı başlarımıza devşirmezsek, asabiyelerimizi aşıp, ilahi hikmete ram olmazsak bu kara kışı, büyük depremi ve kıyameti yaşayacağımız günler yakın. “HafazanALLAH”

Ruşen Çakır’ın öngörüsü ile “Türkiye’de İslami camiayı bir tür çölleşme bekliyor.” Ekolojik çölleşmeyi gözlerimizle müşahede ediyoruz. Değerler skalasındaki aşınmaları görmek için akıl ve vahiy nimetinin devreye girmesi gerekiyor. Bu da doğal olarak toplumsal hayatta karşılaşılan her olaya, her türlü asabiyeden arınarak bakabilmeyi gerektirir. Yani emanetimize bırakılan kainatın yönetimini  akıl ve hikmet planında düzenlemektir. Ne yazık ki İslami yaşama su veren damarlar gittikçe kuruyor. Yapay bir takım kanallarla beslemeye çalıştığımız hayat, bitkisel bir boyuta doğru hızla yuvarlanıyor. Bu bir umutsuzluk telkini değildir. Tam aksi tehlikenin yakın olduğunu bildirerek insanları, ilgili toplulukları, şahsiyetleri acil tedbir almaya konusunda harekete geçirmeye çağrıdır. Çünkü bu değerler skalasındaki aşınma dip yaparsa bu dünyada ayakta kalan bir ceset olarak varlığımızı idame etmek zorunda kalacağız. Bu tehlikeyi haber vermek ve insanımızı ‘acil önlemler’ almaya davet etmek, düşünebilen, akledebilen her mümine farzdır.

Görmez Hocanın tespitleri doğru olmasına doğru da ancak, Sayın Başkana sormazlar mı; “Bu kadar vahim ve bir o kadar tehlikeleri içerisinde barındıran bu sürece karşılık olarak Türkiye’nin birinci derecede dini kurumu olan DİB, hangi olmazsa olmaz tedbirleri ve çareleri üretiyor? Yoksa bizzat kendisi probleme kaynaklık mı ediyor?”

Sn. Başkan’a bir başka soru: ‘Bu meş’um gidişatın önüne hangi bariyerleri döşeyelim ki bu süreci durdursun?

Yaşadığımızı onca problemin birincil faili siyaset kurumu değil midir? Bunu bilmek için âlim olmaya gerek var mı? Belki bu gün bu ülkede insanlar birbirlerinin mabetlerine saldırmıyor, yakmıyor, yıkmıyorlar da ancak dilleri ile hâl ve hareketleri ile her gün onlarca defa birbirlerinin kutsallarına, değerlerine dil uzatmıyorlar mı? Şahsiyet katli yapmıyorlar mı? Kendi Müslümanlığını propaganda malzemesi haline getirip, muhaliflerine ve muarızlarına karşı birer politik malzeme haline getirmiyorlar mı?

Zaman zaman kendi kendime; “Acaba bu ülke topraklarında birilerinin özlediği yönetim enstrümanları tamam olunca, bunu gerçekleştirenler, kendi dışındaki meşrep, mezhep ve inanç sahiplerine karşı nasıl bir tutum izlerler? Belki IŞİD cellatları gibi vahşileşmeyecek, ama muhaliflere, muarızlara hayat dar edilecek. Özgürlüklerine kast edilecek. Benim gibi düşünmeyene hayat zehir kılınacak. Evet, bu gün bunun ciddi emareleri mevcut. Coğrafyamızda bunca yaşanmış/yaşanmakta olan örnek mevcutken korkmamak, endişe etmemek mümkün mü? Sözde aynı değerleri paylaştığım birileri olarak ben de endişe ediyorsam mahallenin diğer sakinleri ne yapsın?

Tarih ile randevumuzda iki tercihle karşı karşıyayız: “Hakkın veya batılın” yanında olmak. Bunlardan birinin yanında saf tutmaktır. Ortası yok. Saflaşmaktır, berraklaşmaktır. Malumunuz ‘Cumartesi yasağı’ ile ilgili ayetlerde yasağa muhatap olan İsrailoğulları üç sınıftır. Bu sınıflardan biri yasağı çiğneyenler, diğer biri bunlara karşı tavır alanlar, saflarını netleştirenler ve üçüncü sınıf ise “Bana ne, fiiller onlara ait. Allah onların ahrette cezalarını verecek” deyip ortada duranlar. İlgili ayetlerde ilk iki sınıfın akıbeti ifade buyrulmaktadır. Ancak üçüncü sınıfın durumu meçhul. Bazı tefsir uleması bu durumu şöyle tavsif ediyorlar: “İnsanlar ya hakkın yanındadırlar, ya da batılın. Orta yol yok.”

Üçüncü topluluk, ikincilere -yani bîhakkın ‘marufu emir, kerih olanı nehiy edenlere-“Allah’ın helâk edeceği, ya da çetin bir azapla cezalandıracağı bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz” dediği vakit, o uyarıda bulunanlar dediler ki; “Rabbimiz tarafından mazur görülmemiz için, bir de belki günahlardan sakınırlar diye.”(Araf-163-167)

Selam ve dua…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept