Türkiye, siyasi ve bürokratik anlamda tam bir travmatik ve kaotik dönemi yaşıyor. İletişim vasıtaları yozlaşmış, medya tam bir ‘intikam aleti’ haline getirilmiş, suçlamalar, ihbarlar, dedikodular, iftiralar birbirini kovalıyor.
Bu kaotik dönemlerde “At izi, it izi” birbirine karışır. İnsanlar sevmediklerini, hazzetmediklerini çok kolaylıkla bir yerlere ihbar etmekte, itibarsızlaştırmakta ve şahsiyet katlini gerçekleştirmektedirler. Böyle dönemlerde menfaat ve fırsat kollayan haysiyet cellâtları ellerinde baltalarla dolaşırlar. Yargısız infazlar yaparlar. Bu alanın tasmalı hizmetçileri vardır. Bunlar her dönemin tasmalılarıdır. Onlar için sahip önemli değildir. Önemli olan yallarının kimin tarafından önlerine konulduğudur.
Bu tür ortamlarda insanlar gelecekten duydukları endişe ve korkudan dolayı istemedikleri, arzu etmedikleri halde güçlünün yanında gözükmek, muktedirin hoşuna gidecek, onu mutlu edecek şeyleri yapmaya mütemayil olurlar. Hani şu meşhur padişahîn patlıcan hikâyesi var ya tam da o. Mâlum, Padişah Patlıcanı severmiş. Her ne zaman patlıcanı çok sevdiğini ifade edecek olsa dalkavuğu da patlıcanı metih ede ede bitiremezmiş. Gün gelmiş Padişah patlıcanı sevmemeye başlamış. Bunu gören dalkavuk her zaman öve öve bitiremediği patlıcanı bu sefer adı geçse yere yere bitiremez olmuş. Bu duruma tanık birileri dalkavuğa sormuş; “Bu ne yaman çelişki? Dün yere göğe sığdırmadığını bu gün yerden yere vuruyorsun?” İşte dalkavuğun beylik cevabı: “ Ben patlıcanın değil padişahın dalkavuğuyum”
Ne derseniz? Bu gün bu dalkavuklardan o kadar çok var ki. Önlerine konan yallarına göre sahibini methi sena etmekte, karşıya da havlamaktadırlar.
Daha öncede nakletmiştim; malumunuz bir zamanlar Koca Reis lakaplı bir siyasetçi vardı. Isparta Milletvekili Sadettin BİLGİÇ. Demirel’in AP’sinde milletvekili idi. Parti yönetimi ile anlaşmazlığa düştü ve partiden ayrıldı. Ayrılırken de parti yönetimine demediğini bırakmadı. Bir süre sonra partiye geri döndü. Dönemin AP Senatörü Nuri BAYAR, bu durumu Demirel’e hatırlatır ve ; “Bu adam partiden ayrılırken hepimize demediğini bırakmadı. Şimdi neden partiye tekrar kabul ediyoruz?”diye sorunca Demirel’in cevabı şu olur; “Bir kelb havlıyorsa başka bir avludan bizim avluya getirin bağlayın o kelbi bizim avluya, havlasın başka bir avluya.”
İşte Türk siyasetin değişmez repliği. Partimize hizmetçi ararken lidere ve partiye sâdık itaatçı, muhaliflerine karşı kırmızı görmüş azgın boğa tercihimizdir.
Kendilerini araştırmacı gazeteci olarak tanıtan yüzlerce dalkavuk sabahtan akşama kadar fitne kazanına odun taşımakla meşguller. Sahiplerinin tasmalı sadık köleleri. Hak etmediği halde kendilerine sunulan onca menfaat. Bunları kaybetmemek için sahibinin hoşuna giden patlıcana düzdüklerin bunca methiye. Sahibinin muarızlarına karşı da ağızlarından köpükler saçarak söyledikleri her türlü iftira, karalama.
Yine sırası gelmişken çok hikmetli bir kıssayı daha nakletmiş olayım: Emeviler döneminde bilgisi ve hikmetli sözleri ile çevresinde sempati haleleri oluşan bir din adamı saray çevresini rahatsız eder. Ondan kurtulmanın bir yolunu ararlar. Saray bendelerinden ve dalkavuklarından biri şeytani bir tuzak hazırlar. Halifenin onayını aldıktan sonra icraya koyar. İlk önce söz konusu âlimi, saray erbabını irşat etme bahanesiyle saraya davet ederler. Bu çağrıyı masumane görüp icabet eden âlim zat bir Cuma günü sarayda hutbe irad eder. Dalkavuk, senaryonun ilk sahnesini gerçekleştirmenin iştihasıyla ikinci sahne için bir vesile oluşturur. Alime; “Hocam, saray erkanı sohbetinizden çok etkilendiler ve dediler ki, hocamız bu gün sarayda kalıp bize akşam ve yatsı namazları kıldırıp vâzu nasihat yapsa diyorlar.” Buna da kanan âlim o teklifi de geri çevirmez. Hemen arkasından üçüncü teklif; “Efendim, halifemiz ve mahiyetindekiler irşatlarınızdan çok istifade ettiklerini beyan ettiler ve dolayısıyla her gün sarayda vâzu nasihat yapmanızı istiyorlar.” Yavaş yavaş saray teşrifatçılarının izzet ve ikramından memnun kalan âlim bu teklifi de geri çevirmez. Ve oyunun son sahnesi; “Hocam, halifemiz der ki, ev ile saray arasında gidip gelmeler vakit kaybına sebebiyet veriyor. Dolayısıyla sarayda kendilerine kalacakları bir daire ayırsak da bu zahmetten de kurtulsa ve bizler de daha çok istifade etsek.” Sarayın rahatına iyice alışan âlim zat bu teklifi de kabul eder ve sarayın müdavimleri arasına girer. Hizmetin karşılığı olarak da kendisine yüklüce bir maaş bağlanır. Bir süre böyle devam eder gider. Sadık bir bende haline geldiği görülünce de artık eski itibarı kalmamış ve sıradan niteliksiz maaşlı bir saray personeli haline gelmiş. Daha önce düzenli olarak aylığını tahsil eden zat artık eski itibari kalmayınca muhasip de ödemeleri savsaklamaya başlamış. Bilinçli olarak kendisine zorluk çıkarıldığını fark eden zat bu durumu muhasibe sormuş; neden benim aylığımı zamanında ödemiyorsun? Muhasip, soruya soru ile cevap verir: “Sen bu maaşı hak edecek ne yapıyorsun?” İşte hikâyeyi sonlandıran müthiş cevap: “Bu maaşı hak edecek ne mi yapıyorum? Aslanım, ben bu maaş karşılığında dînimi sattım. Bundan daha büyük bir karşılık olabilir mi?
Evet, hikâye bu. İnsanoğlu bu macerayı biteviye yaşadığı için hikâyeler bitmiyor. Herkes kendi hikâyesinin senaristi.
Tekrar günümüze dönelim. Bu kaotik düzende iktidara ve muktedire yaranmak, bu iklimden kendi hesabına bir pay çıkartmak iştihasına sahip olanlar her türlü taklayı, tezviratı, yalanı ve iftirayı rahatlıkla yapmaktadırlar. Ortada bu tür durumlarda tehlikeyi haber verecek, sözkonusu muktedirleri uyaracak ve ikaz edecek aydınlar ve din adamları da hikâyemizde olduğu gibi verili duruma teslim olduklarından dolayı değneksiz köyde istedikleri gibi icra-i faaliyet yapıyorlar.
Bu travmatik ortamdan yararlanmak isteyen habis ruhlu, nefislerinin zebunu binlerce kişi sevmedikleri, nefret ettikleri, çekemedikleri ne kadar kişi varsa ‘görevden alınmaları, sürgüne gönderilmeleri, tutuklanmaları, mal varlıklarının müsadere edilmesi gerektiğini ortaya atıp yargısız infazlar yaparak ortamı gerdikçe geriyorlar. Nefret söylemini yaygınlaştırmak ve bulaştırmak için Makyevel’in izinde tam gaz koşuyorlar.
İntikam tamtamları çalan bu güruh, içlerindeki kini kusmaya ve hedef göstermeye devam ediyorlar.
Halbuki bu günü dünle kavga ettirerek bir mutlu geleceğe varamayız. İngiliz siyasetçi Churchill’in ifadesi ile “Hiçbir ulus, bu günü dünle kavga ettirerek yarına varamaz.” Kin ve nefret üzerine bina edilen bir gelecek tasavvuru, hem bu tasavvurun sahibi muktedirler için ve hem de olup bitenler karşısında insani ve İslami tavır koyamayanlar için tam bir felakettir. Bu işin kanuniyeti budur. Bununla ilgili onlarca ayet ve hadis zikredilebilir.
Bu gün olup bitenler 1950’lerde Amerika’da yaşanan ‘McCarthyizm’ kabusunu hatırlatmaktadır. Bu yolun sonu karanlıktır.
Durumun vahametini açıklamak için birkaç örnek;
Uzun yıllar bürokraside görev yaptığım için bürokratik çevrelerde tanıdığım çok sayıda arkadaşım ve dostum bulunmaktadır. Onların da naklettikleri bu kanaatimi güçlendirmektedir.
Birinci örnek: Bir bakanlıkta şube müdürlüğü görevinde bulunan bir arkadaşı amiri çağırıyor ve diyor ki; “Çalışmalarınızdan, gayretinizden memnunuz. Sizi daire başkanı olarak atamak istiyoruz.” Araya birkaç hafta girdikten sonra sözkonusu arkadaşın masasına şube müdürlüğü görevinden alındığına dair bir sarı zarf geliyor. Yazıyı alıp ilgili amire gidiyor ve taltif beklerken tenzili rütbenin sebebini soruyor. Cevap: Hakkını helal et lütfen. Daire Başkanı ve üst atamalar için MİT’e soruluyor. Gelen cevapta sizin ‘paralel yapı’ ile ilişkinizin olabileceği şüphesi mevcut. Arkadaş, ‘Parelel Yapı’ diye isimlendirilen cemaatle bir ilişkisinin, yakınlığının olmadığını ifade etmişse de muhaberat kurumunda gelen yargı kesindir, itiraz edilemez. İpi çekildi. Yıllardır tanıdığım, bildiğim bir dost. Malum cemaatle herhangi bir ilişkisinin bulunmadığı da çevresince bilinen bir şey. Arkadaşımız anlatıyor; günlerce düşündüm, acaba böyle bir yargıya nasıl vardılar? Şu ihtimal olabilir; Birkaç yıl önce çocuğumu malum cemaatle yakınlığı bilinen dershaneye kaydettirdim. Sene sonuna yakın, deneme sınavları için Zaman Gazetesine abone olmak zorunda kaldık. Evet, benim cemaatle ilişkim bu.
İkinci örnek: Bir kamu kurumunda çalışan teknik bir elaman anlatıyor: Adım Fethullah. Benim bir başka cemaate mensubiyetim çevremdeki herkesçe biliniyor. İsmimden dolayı izlendim. Sorgulandım. Çevremin tanık beyanlarına rağmen ikna olmayıp beni genel müdürlükten uzak bir birime gönderdiler. Hatta öyle söylentilere tanık oldum ki hayret ettim; ‘Mescide gidenler takip ediliyor. Potansiyel paralelci olabilirler.”
Üçüncü örnek; yine teknik bir kurumda çalışan Mühendis bir arkadaşı Genel Müdürü çağırıyor odasına ve diyor ki; “Seni bir göreve atamayı düşünüyorum ancak senin paralel yapı ile ilişkinin olup olmadığını teyit edemedik.” Ben de kendilerine espiri olarak şunu söyledim: Hani eskiden beridir bazı önemli şahsiyetler hakkında ‘o masondur’ şeklinde haberler yapılır. Sözkonusu kişi veya taraftarları da hemen mason locasından, ‘kaydı veya ilişiği olmadığına dair belge getirirler. En iyisi siz de Pensilvanya’dan bir iyi hal kâğıdı getirin ve ilişiğinizin olmadığını ispatlayın.
Dördüncü örnek: Yaptığı iş ile ilgili olarak liyakat ve ehliyetini ortaya koyan bir arkadaş, kurum amiri tarafından teknik bir projede sorumlu olarak görevlendiriliyor. Çalışmalarını yürütürken bir gün amiri davet ediyor ve kendisine; “Lütfen hakkınızı helal edin. Bu sorumluluğu üzerinizden alıyoruz. Bize yukarıdan bilgi geldi. Siz paralel yapının lisesinden mezunsunuz diye fişlenmişsiniz.” Ve ilave olarak arkadaşa şunu soruyor; “Siz halen lise arkadaşlarınızla görüşüyor musunuz?” Arkadaşın cevabı: Ben Müslüman’ım. Vefa diye bir şey bilirim. Elbette arkadaşlarımla görüşüyorum. Görüşmemem için bana insani ve İslami bir gerekçe söyleyin. Birileri özel hayatımıza da mı müdahil olacak, kimle görüşüp, kimle görüşmeyeceğimize dair sınırları onlar mı belirleyecek?”
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Tanık olduğum, duyduğum yüzlerce hadiseden sadece öne çıkan birkaç tanesi.
Bu sürecin sonu herkes için karanlık. Toplumu ayrıştırmaya, germeye, ötekileştirmeye, nefret psikolojisini yaymaya kimsenin hakkının olmaması gerekir. Ne tabii hukuk ve ne de İslam hukuku buna cevaz verir. Birilerinin kin ve nefretinin sınır tanımaz azgınlığı ile körüklenen bu sosyal felaket, neticesinde yapanları da, müdahale etme makamında olup tepkisiz kalanları da altına alacak bir felaketten bahis ediyorum.
Temennim ve duam: Allah, ölçü ve sınır tanımaz muktedirlere izan, insaf ve merhamet versin. Akıllarını başlarına devşirmeyi nasip etsin. Son nefeslerini vermeden önce yaptıkları kötü muamelelerden dolayı pişmanlık ve nedamet duyup tövbekar olsunlar. Bu topluma, ‘Hak ve Adalet’ konusunda hassasiyeti yüksek olan yöneticiler nasip etsin.