Ülkemiz de dahil olmak üzere müslümanların çoğunlukta olduğu bölge halklarının durumu içler acısı. On milyonluk İsrail, tüm bölgenin korkulu rüyası haline geldi. İstediği ülkeyi bombalıyor, katliamlar yapıyor, açlığa, sefalete mahkum ediyor. Bütün bunlar karşısında ülke yöneticilerinin “kınama” dışında dikkate değer yaptıkları hiçbir şey yok desek abartmış olmayız.
Bu durumda “İslam dünyasının bu sosyal, ekonomik, siyasal, ahlaki sefaleti nedendir?” Veya “Madem ki hak dine inandığınızı iddia ediyorsunuz, o halde Rabbiniz size niye yardım etmiyor?” gibi soruların daha sonra “Dininiz terakkiye manidir.” şekline dönüşmesi kaçınılmaz oluyor.
Gelin bizler bu sorulara kendimizi muhatap kılıp, cevap almak için Kur’an’a gidelim, bakalım Allah kelamı olduğuna kati iman beslediğimiz Kur’an bize ne diyor?
Furkan Suresi 30. Ayetinde Allah, “Resul, “Rabbim! Kavmim bu Kur’an’a büsbütün ilgisiz kaldılar” dedi.” diye ifade buyuruyor.
“Büsbütün ilgisiz kalmak” ifadesinin Arapça karşılığı olan “mehcur” kelimesi çok çeşitli anlamlara geliyor. Bunlara göre ayetin anlamı şöyledir: “Kavmim Kur’an’ı dikkate değer görmediler, kabul etmediler, ardından da gitmediler. Onu anlamsız ve deli saçması bir şey yerine koydular, eğlenme ve alay konusu haline getirdiler.”
Bu ayeti tefsir eden müfessirlerden bazıları ayetin Hz. Peygamberin Mekke müşriklerinin Kur’an’a ilgisiz kalmalarını Allah’a şikayet ettiği şeklinde tefsir etmişlerse de bazıları da ahirette ümmetiyle ilgili Allah’ın sualine karşı verdiği cevap olarak yorumlamışlardır. Şahsen ayetlerin bağlamını dikkate aldığımda ikinci şıkkın doğruya daha yakın olduğu kanaatindeyim.
Zira Allah Maide 109. Ayetinde, “Gün gelecek Allah, peygamberleri bir araya toplayıp: “Sizin tebliğleriniz ümmetleriniz tarafından nasıl karşılandı, nasıl bir cevap aldınız?’’ diye soracak’’ demektedir. Furkan Suresinin 30. Ayetininin de bu ayetle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Elbette Allah daha iyisini bilir.
Çok sayıda müfessire göre Kur’ân’ı terk etmenin anlamı, Kur’ân üzerinde tefekkür etmemek, onu anlama ve Allah’ın onunla ne amaçladığını bilme çabası içerisinde olmamaktır. Benzer şekilde “Kur’an’ı okuyup düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?” (Muhammed:24) ayetinde Kur’ân üzerinde tefekkür etmekten kaçınmak, münafıkların temel bir hasleti olarak zikredilmektedir. Zira ancak Kur’ân âyetleri üzerinde derinlemesine tefekkür eden bir kimse onun hükümlerinden ve mesajlarından istifade edebilir.
Yine Rad Suresinin 11. Ayetinde Allah “…Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez…” diye ifade buyurarak insanoğlunun değişimini özgür iradesine, tercihine bağlamıştır. Toplum kendi hallerini iyiye, güzele, hayırlı olana tebdil edince üzerlerindeki maddi ve manevi nimetlerin çoğalacağını, aksi söz konusu olduğunda ise azalacağını bildirmektedir. Yani avami ifadeyle “ne ekerseniz, onu biçersiniz”. Allah, Necm suresi 39. Ayetiyle de bunu tasrih ediyor: “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder”.
Allah’ın apaçık olarak insanoğluna bildirdiği yasalara uygun bireysel ve toplumsal bir inşa ameliyesi içerisine giremediğimiz için bugün Yunus Suresi 100. Ayetinin ifadesiyle ümmetin başına zulüm, işkence, açlık, yokluk, kan, irin, sefalet yağmaktadır.
Bugüne kadar müslümanların çoğunlukta bulunduğu ülkelerin başına yönetici olarak gelenler ve onların inşa ettikleri siyasi rejimler her türlü olumlu gelişmenin önünde önemli engellerdir. Hadiste ifade edilen “İnsanlar yöneticilerinin dini üzeredir” haberi özellikle bizim gibi Ortadoğu toplumların karakteristik özelliği haline gelmiştir. Yine Hz. Peygamber, “İnsanlardan iki sınıf var ki, onlar salâha ererse insanlar da salâha erer; onlar fesada girerse insanlar da fesada girer. Bunlar âlimler ve âmirler / yöneticilerdir.” demiştir.
Tekrar Furkan Suresinin 30. Ayetine dönersek, Müslüman çoğunluğun ilahi kelamı terk etmediklerini iddia edebilir miyiz? Hidayet önderi Hz. Peygamberin Risalet’inden fersah fersah uzaklaşmadığımızı söyleyebilir miyiz? Kur’an’ı ve risaleti kendimize ayna olarak tuttuğumuzda aksini iddia edebilir miyiz? Ümmet öyle bir çoraklığı, öyle bir çölleşmeyi yaşıyor ki, derin düşünebilme ve muhakeme edebilme kabiliyetine sahip insanları hayrete ve hüzne boğacak, nefes aldırmayacak boyutta. Eğer bu sosyal çölleşmeyi fiziki olarak müşahede edebilseydik az gülen, çok ağlayanlardan olurduk.
Siyaseti, ticareti, eğlenceyi, ailevi meşgaleleri konuştuğumuz kadar keşke bu hazin halimiz üzerine tefekkür edebilseydik, bir muhakeme yapabilseydik ve bu hazin halimizi tashih ve ıslah etmek için ne yapmamız gerektiği konusunda akli melekelerimizi zorlayabilseydik.
Son olarak şu hakikate değineyim: En liyakatli, en dürüst, en adil insanları arayıp, bulup başımıza yönetici seçmeden, o yöneticiler haktan ve adaletten en ufak bir sapma gösterdiklerinde onları adalet çizgisine çekecek cesaret ve basireti göstermeden, dinin muazzez değerlerinin siyasete malzeme edinilmesine şiddetli tepki göstermeden, cesaretimizin, ahlakımızın kemaline hizmet edecek dini inisiyatifler geliştirmeden, inansın, inanmasın herkesin hukukunu kendi hukukumuz olarak bilip müdafaa etmeden ve bunların hepsinin gerçekleşmesi için lüzumlu olan sahih ve sağlam bir dini kültür, ahlak ve anlayış geliştirmeden Müslümanlar olarak başımıza yağmakta olan zulümlerden, sefaletten kurtulma imkanımız olamaz.
O zaman buyurun bu ülkede bir siyasi tecdide / yenilemeye omuz verelim. İlim ve ahlakla mücehhez bir toplum inşası için siyaset kurumunun ahlakileşmesi / hukukileşmesiyle işe başlayalım. Zor bir ameliye ama asla imkansız değil.