Kimi Kime Şikâyet Ediyorlar?

by Fahrettin Dağlı

Son günlerde yine iki siyasetçinin beyanları üzerinden “İslamcılık / siyasal İslamcılık” muhabbeti köpürtüldü.

Bugüne değin mahallede azınlık sayılabilecek birkaç kişi toplumun felaketine giden sürece dikkat çekerken oralı olmayanlar bugün sonuçlar üzerinden zevahiri kurtarma derdine düştüler. Bu gidişte hem katkıları hem de veballeri olanların itirafları sanki yeni bir tespitmiş gibi etkili oluyor.

Üstelik bunu üst perdeden ifade eden zat daha düne kadar ülkeyi idare eden otoriter iradenin başkanlık ettiği istişare kurulunun üyesiydi, şimdi de iktidar partisinin üyesi ve oğlu da orada milletvekili. Bu durum La Fontaine’nin şu masalını hatırlatıyor:

Ormanların kralı arslan girdiği bir savaştan mağlup olur ve kan revan içerisinde tilkiyle karşılaşır. Tilki ona halini sorunca, vaziyeti anlatır. Bunun üzerine tilki, “aslan kardeş beni yardıma çağırsaydın ya!” deyince de hayıflanarak, “bu yaralar beni öldürmez ama bu söz beni öldürür” diye karşılık verir.

İşte bu mesele de böyle. Yıllarca “parti içerisinde özgül ağırlığı olan biriyim” diye efelenen biri, iktidarlarında cumhuriyet tarihinin önemli hukuksuzlukları yaşanırken arada sırada kişiye mahsus bir adres göstermeden vicdanını rahatlatmak için birkaç cümle edip bunu da usta bir kurnazlıkla “parti içi demokrasi var” diye pazarladı. Şimdilerde ise merkez sağda Erdoğan sonrası için yeni arayışlar konuşulurken seviyeyi biraz yükselterek ismini konuşulur kılmak için böyle sükseli beyanlarda bulunuyor. Ahmaklar yutmaya devam etsinler, akıl sahipleri için asla inandırıcı değil.

İktidarı kastederek “Berbat ettiler” diyor. “Berbat ettik” de demiyor. Yani, ellerini yıkayıp kenara çekilip kendisini lâ yüs’el kılıyor. Ve şu beylik cümlelerle konuşmasına devam ediyor:

“Dindarlık herkesin kaçtığı bir noktaya geldi. Takkeli takkesiz bir sürü şarlatan konuşmaya başladı; hangisine inanacak insanlar? Hangisi doğruyu söylüyor? Bunların söylediği yalanlar yanlışlar yüzünden millet Müslümanlığı bıraktı, başörtüsünü, namazı terk ediyor. Erdem de kayboldu, etik değerler de kayboldu. Bunları yeniden ihya etmezseniz bu toplumdan bir şey beklemeyin”

Evet, bunlar doğru ancak hepsi bugünün değil, yirmi yıldır biriken günah ve haramların sonuçlarıdır. Peki, zat-ı âliniz bugüne kadar hangi ciddi eleştiride / öz eleştiride bulundu? Siyasi muktedire, isme yazılan kaç mektup gönderip bu tehlikeli sonuçları ve yapılması gerekenleri kamuoyu ile paylaştınız?

Bülent Arınç ve Mustafa Yeneroğlu’nun mevzuyla ilgili beyanlarını muhtevi söz konusu video kaydında tashihe muhtaç çok husus var.

Bir defa bu video kaydını haberleştiren youtube kanalı mevzuyu bir reytinge dönüştürmek istemiş ve amacına da ulaşmış. Gözünüz aydın diyelim, büyük bir iş kotarmışsınız! Haberden iki, üç cümleyi cımbızlayarak, başlığa taşımanın ve reklam malzemesi olarak pazarlamanın etik olarak ne kadar doğru olduğu da tartışılır. Video kaydındaki iki siyasetçi de milli görüş kökeninden gelme. Biri halen iktidar partisinin üyesi ve mahdumu da kendi kontenjanından milletvekili, diğeri de çok sonradan iktidar partisinden ayrılan bir MV. Herkesten önce bu siyasetçilerin kendilerinden başlayarak Milli görüş geleneğinin süren siyasetini sağlam, tutarlı bir özeleştiriye tabi tutup, adına “İslamcılık” denilen programlarının ne kadar uygulanabilir olduğunu, siyasi pratiklerinde nerelerde yanlış yapıldığını, Türkiye gerçekliğinin ne kadar dikkate alındığını ve bu nihai sonuçta etkisi olan diğer hatalı, isabetsiz düşünce, fikir ve siyasi pratiklerinin neler olduğunu açıklamaları gerekmez mi?

Süreçten kendilerine bir pay çıkarmayarak malumu ilam etmeleri hakkaniyetli bir davranış sayılır mı?

İktidarın politikalarını, “Siyasal İslam” mı yoksa belki de daha uygun bir yakıştırma olan “dinbazlık” etiketiyle mi tanımlamanın daha uygun olduğunu da düşünmek gerekir.

“Siyasal İslam” veya “İslamcılık” yakıştırmalarına alerjisi olan birisi olarak bu isimlendirmelerin de yerli yerine kullanılmadığı düşüncesindeyim. Kanaatimce bu kullanım ciddi İslamcılık hareketlerine de haksızlık sayılır. Mesela, bu hareketin öncülerinden olan Hasan el-Bennâ’nın ihvan hareketinin teori ve pratikleriyle Ak Parti siyaseti arasında nasıl bir benzerlik kurabiliriz? Ak Parti siyasetini herhangi bir ideolojik etiketle etiketlemek doğru değildir. Bu siyasetin dört başı mamur bir ideolojisi yoktur. Sadece yaslandıkları dindar muhafazakar çevrenin sempatisini, taraftarlığını yitirmemek için dini bir takım kavram ve söylemleri sık sık dillendirmeleri, belli İslami ritüelleri halkın gözü önünde yapmaları, İHL ve Diyanet kadrolarının artırmaları ve kamu istihdamında başörtülü kadınlara daha çok yer vermeleri dışında klasik İslamcılık ideolojisiyle, anlayışıyla telif edilebilir bir hedefleri olmadığı açıkça ortadadır.

Bu haberleştirilen video kaydından birkaç cümlenin cımbızlanarak servis edilmesi ve bazılarının buna mal bulmuş mağribi gibi sarılmaları ve bunun üzerinden sadece Ak Parti değil topyekûn tüm dindar kesimin nasıl bir tefessüh yaşadıkları şeklinde sonuçlara varmalarını iyi niyetle açıklamak ve tevil etmek imkanı yok. Ak Parti iktidarının malum politikaları üzerinden tüm dindar / mütedeyyin kesimi itibarsızlaştırma, güvensiz kılma niyet ve çabasını seziyorum. Muhafazakar kesimin önemli bir kesiminin bu süreçle ilgili kayıtsızlığı, ne pahasına olursa olsun iktidarın yanlışlarının arkasında durmaları onlar açısından tam bir tükenmişliktir, iflastır. Zaten Arınç’ın itirafları da bu malum durumun ilamıdır. İktidar, politikalarıyla bu kesimi kendi günahlarına, haramlarına ortak kıldı. Dindar mütedeyyin çevreden de ciddi, güçlü bir itiraz söz konusu olmadı. İtirazı olan bir azınlık da iktidardan çok dine ve dindarlığa karşı olan muhalefet kesimince susturulmaya çalışıldı. Ak Parti pratiği üzerinden din ve dindarlığın itibarsızlaştırılmak istenmesini iyi niyetle tevil etme imkanı yoktur. Adeta, “bundan sonra hiçbir dindar siyasetçi ve yöneticiye geçit yok” modundalar. Bu tutumları da iktidarın sofrasına daha çok ekmeğin taşınmasına vesile oluyor. “Dindar kesimden bir tepki gelmiyor” tezi de doğru değildir. Azınlık olan ve siyaset yapmak isteyen samimi, adil, dindar kesimin de söz söylemelerinin önüne “Artık dinden imandan bahsetmeyin” denilerek geçilmektedir.

Sözün kısası, Ak Parti kadroları kötü de toplumun diğer kesimleri çok mu temiz kaldılar? Acaba aramızda “ilk taşı atacak” kaç kişi kaldı? Ak Parti’nin en büyük başarısı(!) kendisinden önceki veya bugün kendileri dışındaki kötülükleri unutturmaları, üstünü kendi günahlarıyla örtmeleridir. Bu anlamda kimse masum değil.

Sonuç olarak adı geçen iki siyasetçinin malum beyanlarının sanki bugün yeni söylenmiş şeylermiş gibi bazılarınca fırsat bilinerek tekrar gündeme getirilmesi, tartışmaya açılması Türkiye siyaseti adına üzüntü vericidir. Ne sözü söyleyenin ne o sözü haberleştirip paylaşanların topyekûn bir kesimi itibarsızlaştırma, güvensiz gösterme çabalarını iyi niyetle yorumlama ve tevil etme imkanı yok.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept