Dindarlık İddiası ve Ahlak

by Fahrettin Dağlı

Dindarlık görüntüsü verenlerin sözleri ile hal ve hareketlerindeki tenakuzlar, insanlar tarafından çokça sorgulanır, eleştirilir. Bugün sıklıkla karşılaştığımız gibi…
Elbette hiç kimse, hiçbir topluluk sorgulanamaz değil, Müslümanlar da…

Dindarlık iddiasındaki müslümanların bugün daha çok mercek altına alınmaları Ak Parti hükümetlerinin uygulamalarıyla doğrudan ilgilidir. Söz konusu kitlenin büyük çoğunluğunun iktidarın günahlarına, haramlarına ortak olması, yanlışlarını, hatalarını dile getirenlere tavır alması, eleştiride bulunan dindarları dışlamaları başlı başına ciddi bir ahlaki sorundur.

En az bunun kadar önemli olan bir başka husus ise, bu kitlenin ahlaki duruşundaki sapmaları eleştiren laik, seküler çevrelerin, bu durumu onların inançlarının tabii bir sonucuymuş gibi yorumlamaları ve kesin hükümlere varmaları veya dinlerinin -hâşâ- bir nakısasıymış gibi düşünmeleri ve yargılamalarıdır. Bu da o çevrelerin din ile ilgili ya ciddi bilgi eksikliğinin ya da dine ve dindara karşı olumsuz bir tutumunun mevcut olduğunu göstermektedir.

Öncelikle şu hakkı baştan teslim edeyim, 1960-1970’lı yıllarda dindar çevreye mensup insanlara, açık farkla diğer kesimlerdekilerden daha fazla güvenilir ve itimat edilirdi. Gençlik yıllarımda marketçilik yapan ağabeyimin ticari faaliyetleri nedeniyle şöyle gözlemlerim oldu;

Konya’nın bir toptancı hali vardı. Bütün perakendeciler gelip oradan mallarını alırlardı. O müesseselerin sahipleri de genellikle dindar / mütedeyyin insanlardı. Onlardan yıllarca alış-veriş yapanlar olarak bizleri aldatmayacaklarına, yanıltmayacaklarına tam güven, itimat besliyorduk ve öyle de oldu. Hatta onlarla aynı ideolojik yargıları paylaşmayanlar bile alış-verişlerini onlardan yapmayı tercih ediyorlardı. Genel anlayış, “Dindar insanlar, aldatmazlar, yanıltmazlar” şeklinde idi. Dinlerini hakkıyla yaşayanların gayri ahlaki bir davranışta bulunabilecekleri ihtimali çok zayıf görülmekteydi.

Bugün gerçekleşmiş bulunan değişimi açıklayabilmek için az çok dinin mahiyeti ve Allah’ın varlık alemine koyduğu yasalar konusunda malumat sahibi ve hikmetten nasipli olmak gerekir. Nakısa burada dinin özüyle değil, müslümanların bu süreçlerde geçirdikleri değişimle açıklanabilir. Dindar muhitlerdeki değişimi yine ‘dinin’ yasalarıyla açıklamak mümkündür.

Allah’ın kitabında söz konusu değişimle ilgili en açıklayıcı haberi Rad Suresi 11. Ayetten alıyoruz:

“…Bir toplum kendi özündeki nitelikleri değiştirmediği sürece, Allah onların durumunu (ister iyilik ister kötülük yönünde olsun) değiştirmez…”

O hâlde kötülüğü veya iyiliği tercih edenler, tercih ettikleri yönde değişimi yaşarlar. Bu değişimin hem sosyal hem ekonomik ve hem de ahlaki sonuçları olur. Yasaları iyi bilen ve toplumsal sosyolojiyle ilgili olan herkes bunu açık bir şekilde izleyebilir ve manalandırabilir.

Rahmetli Cevdet Said sırf bu ayetle ilgili kapsamlı bir risale kaleme almıştır (Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları).

Cevdet Said’e göre, ayetteki mesajın Müslümanlarca hâlâ anlaşılmamış olması İslam dünyasının sorunlarının kaynağını oluşturmaktadır. Ona göre ayette kastedilen değişimin iki öznesi vardır: Allah’ın sonuçları yaratması ve insanoğlunun sebeplere riayet etmesi. Her iki değişim olgusu da birbirini belirlemektedir. Değişimi yaratan Allah, değişme kudretini toplumlara bahşetmiştir. İlgili ayette, bireylere değil, toplumlara işaret edilmesi dikkat çekicidir. Peki, neden toplumlar? Bireyin gelişiminde toplumun etkisinin önemi psikolojik ve sosyolojik araştırmalarla da her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.

Cevdet Said’e göre, gelişebilmek için kâinata hükmeden fiziki ve biyolojik yasalar gibi sosyolojik ve psikolojik yasaları da bilmek ve onlara tabi olmak gerekir. Bu yasalar bir kere anlaşıldıklarında, yasalara hâkim olanlar, bu keşifleri sayesinde pek çok şeyi anlayabilir ve kontrol edebilirler. İnsan dünyaya halife kılınırken bu yasaları anlama ve ona göre davranabilme yeteneğine sahip kılınmıştır. Bildiklerini insanın yararına veya zararına kullanmak bilene kalmıştır. Nitekim dünyayı ellerinde tutan güçler hâkimiyetlerini bu keşifleri sayesinde sürdürebilmektedir.

İslam âlemine serzenişte bulunan Cevdet Said’e göre, İslam dünyasında pozitif ilerlemenin en büyük engellerinin başında, Müslümanların Müslüman olsalar dahi, bu yasaların kapsamı içerisine girdiklerinin farkında olmamaları, bu değişim yasalarını özümseyememeleri, akılcı bir yaklaşımdan uzak olmalarıdır. Müslümanlar diğer insanların boyun eğdiği yasalara boyun eğmedikleri halde ilerleyeceklerini, Müslüman oldukları için olağanüstü imtiyazlardan yararlanacaklarını zannederler. Bu durum Resul (sav)’ın; “And olsun siz, kendinizden öncekilerin sünnetlerine (yasalarına) tabi olacaksınız” hadis-i şerifini doğru değerlendiremediklerini ortaya koyar.

Gelişim ve değişimin ilk adımı farkındalık ve değişim olgusunun kabulüdür. Statik durağanlık, çoğunluğun değişime adım atmakta istekli olmadığı, buna karşın yeni bir çağı müjdeleyen ve sayıca az olan kişilerin, değişime direnenlerin baskısına maruz kaldığı durumlarda oluşur. Hakikati yitirdiğini kimse kabul etmemekte, ikna olmamaktadır. Cevdet Said’in fikir hamulesinin oluşmasında ilham kaynağı olan mütefekkir Malik bin Nebi’ye göre, medeniyet dönemi sonrası insanın problemi önceki çağlardan daha karmaşıktır. Bu yüzden hakikatin ortaya konulması için eskisinden daha büyük çaba sarfedilmelidir. Benim de uzun zamanlardır müşahedelerimle ulaştığım önemli bir tespit. Çok zor bir zamandan geçiyoruz. Adeta altın cevherinin cüruftan ayrıştığı zorlu bir süreç…

Cevdet Said, Kur’anî çerçevede değişim sürecinin başlaması için kitabının neredeyse tamamında basirete, ferasete, idrake ve ileri görüşlülüğe duyulan ihtiyacı dile getirir. İslam âleminin atalet içinde olduğunu ve bir an evvel harekete geçilmesi gerektiğini her fırsatta vurgular. Said’e göre, düşünmek kurtuluşun gemisidir ancak İslam dünyası düşünmeyi hâlâ dinsizliğin köprüsü olarak değerlendirmektedir. İlim hâlâ Müslümanlar nezdinde net bir kavram değildir, zanla karışmaktadır. Asırlardır içeride kök salmış sübjektif düşünceler ilim sanılmakta, Kuran’a ve sünnete onlara ait olmayan fonksiyonlar yüklenmektedir.

Toplumumuzun 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasında içerisine girdiği ve bugün SOS veren değişim anaforuna doğru, isabetli izahatlar getirmek rahmetli Cevdet Said’in mevzu ettiği sosyal yasaları iyi bilmek ve yorumlamaktan geçiyor. Metafizik istinadı olmayan rasyonel izahlar mutlaka nakisayla malul olur.

Dindarlık iddiasındakilerin ahlaki savrulmalarına odaklananlar ve eleştiri konusu yapanlar bilerek veya bilmeyerek hakkı kâmil anlamda dillendiremiyorlar. Söz konusu değişim sadece dindar kesimle sınırlı olmayıp toplumu topyekûn kuşatan bir tsunamiye dönüşmüştür. Ülkedeki müslümanların kendilerini tashih etmeleri toplumun yeniden dirilişi için olmazsa olmaz bir şarttır. Onun için ilk taşı atacak günahsız insanı bulmakta güçlük çektiğimiz netameli bir süreci yaşıyoruz.

Buraya kadar ifade ettiğim olumsuz değişim sürecine rağmen, nimetleri insanlar arasında dolaştıran Rabbimizin zahirdeki sebepleri alt-üst ederek değişimi olumlu cihete inkılap ettirmesini diliyoruz.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept