KİM OLURSA OLSUN MAZLUMDAN YANA KİM OLURSA OLSUN ZALİME KARŞI

by Fahrettin Dağlı

Müslüman için imandan sonra en büyük nimet Kur’an dır. Yeryüzünde onun rehberliği olmadan insanoğlunun felaha erişmesi, nizalarını çözmesi, yeryüzünü yaşamağa değer kılması mümkün olmayacaktı. İman ediyoruz ki, gerek bireysel gerekse toplumsal olarak karşılaştığımız problemlerin mikro düzeyde de olsa Kur’an’da ve sünnette bir karşılığı olmamış olsun. Burada asıl olan yaklaşımımızdır. Kurduğumuz ünsiyetin niteliğidir. Akli selim ve kalbi selim ile yaklaşabilmektir. Heva ve heveslerimize karşılık olabilecek bir arayışın içerisine girmemektir.

İnsanoğlu bir macerayı farklı zaman, mekan ve boyutları ile biteviye yaşıyor. Kur’an da yüzlerce kıssa bireysel ve toplumsal problemlerimize işaret ediyor. Her okuduğumuz kıssanın düne dair yaşanmışlığı veya bu güne dair karşılığı nedir diye düşündüğümüzde herhalde çoğu kez “Ya Rabbi sen ne kadar büyüksün ki problemimizi aşmanın yolunu/yollarını gösteriyorsun. Hamd ediyorsun, O’nu takdis ve tenzih ediyorsun.

İşte bu yazımızda da Nisa süresinin 105-115 ayetleri bağlamında işaret buyrulan kadim bir problemimizi Kur’an’ın ışığında anlamlandırmaya çalışacağız.

Sözkonusu “Adil Şahitlik” olduğunda her türlü şahsi ve zümrevi zenginliğin, üstünlüğün eridiği, sıfırlandığı, hakkın tesliminde Allah’ın Peygamberinin tedip edildiği muhteşem evrensel bir adalet örneğini paylaşacağım.

Ayet bağlamı şöyle başlıyor:

“ALLAH’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik. Hainlerin savunucusu olma.” (Nisa :105)

Bu ayet bağlamının nüzul sebebi konusunda hemen hemen ittifak vardır. Hadise şöyle gelişiyor;

Ebu Ta’me isimli yeni Müslüman olmuş biri Medine’de Ensardan bir sahabinin un çuvalı içine saklanmış zırhını ve kılıcını çalıyor. Ebu Ta’me süfli bir aileden geliyor. Cahil ve bir takım olumsuz davranışlarla tanınan insanlar. Çaldığı zırh ve kılıcı önce evine saklıyor, sonra aranma korkusuyla bir Yahudi’ye rehin bırakıyor.

Zırhı çalınan ve yakınları, dökülen unu takip ederek Ebu Ta’me’nin evine varıyorlar. Arıyorlar fakat bulamıyorlar. Ama izlerin de orayı gösterdiği açık. Onun için sıkıştırıyorlar. Ebu Ta’me de sıkışınca Yahudi’yi gammazlıyor, ona iftira atıyor.

“Gidin isterseniz arayın evinde bulacaksınız.” diyor.

Yahudi’nin evine gidiyorlar ve zırhı orada buluyorlar. Yahudi daha önce kendisine Ebu Ta’me’nin emaneten bir zırh ve kılıç getirdiğini etrafındaki diğer Yahudilere söylüyor. Yani Yahudi tanıkları var. Olay Resulullah’a intikal ediyor.

Yahudi diyor ki “Hayır, bana rehin getirdi. Ben daha önce bunu falana, falana söyledim.” Onlar da şahitlik yapıyorlar. Ama hepsi Yahudi. Ebu Ta’ma’nin taraftarları da diyorlar ki; “Ama biz Müslüman’ız..!” Şunu demeye getiriyorlar; “Şimdi biz Müslümanken bizim lafımıza değil de bir Yahudi’nin sözüne mi itimat edeceksin Ya Resulullah.” Yani “Bir Müslüman’ı bir Yahudi’ye mi değiştireceksin?” İşi bu noktaya getiriyorlar. Yani işi duygusal planda örtmeye çalışıyorlar. Daha doğrusu Hakkı ve hakikati değil, Resulullah’a “biz ve siz” üzerinden kendilerini aklamasını bekliyorlar.

Yeterli delil/kanıt olmadığından, tanıkların ise objektif beyanda bulunmayacağı endişesi nedeniyle kararsız kalan Resulullah belki de Ebu Ta’me’nin zahiren de olsa iman taşıması dolayısıyla onun lehine hüküm verecekmiş gibi bir eğilim sergilerken ültimatom gibi bir uyarı geliyor: “Sakın hainlere taraftar olma”

İşte örnek olayımız bu. Tabii bu örnek olaya takılıp kalmadan bu evrensel ilkeleri algılamak ve okumak durumundayız. Fakat iyi anlamamız için örnek olayı da göz önünde bulundurmak zorundayız.

Burada temel evrensel şiar; “Kim olursa olsun mazlumdan yana kim olursa olsun zalime karşı.” Bir cümleye sığdırılmış muhteşem hakikat.

Ayet bağlamı devam ediyor;

“Kendi canlarına hainlik edenleri savunma. Çünkü ALLAH, hain günahkârı sevmez.” (Nisa :107)

Kendi benliklerine ihanet edenleri de savunma. Bu ayetteki temel hakikat şu: İnsan kendine/kendi benliğine ihanet etmeden başkasına ihanet edemez. Aslında Allah’a ihanet, insanın kendine ihanetidir.

Hiç kimse kendi kendisine zulmetmeden başkasına zulmedemez. İnsanın kendine ihaneti, fıtrat yabancılaşması/dejenerasyonudur. Fıtratta mevcut olan vicdanını boğmasıdır.

Nitelik olarak küfür de, nifakta budur. Vicdanın üstüne örtülen bir perdedir küfür.

Vicdanın üstü örtüldü mü fıtratın sesi duyulamaz olur. Artık vicdanla ilişkisi kesilir.

Sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler. Artık Hakk’a dönmezler. (Bakara :18)

Sağırsınız, dilsizsiniz ve körsünüz artık. Asıl körlük, yüreğin ve vicdanının gözünün ve sözünün örtülmesidir.

Uyarı devam ediyor; “Haydi siz dünya hayatında onları savundunuz. Ya kıyamet günü ALLAH’a karşı onları kim savunacak? Ya da kim onlara vekil olacak?” (Nisa :109)

Resulullah’ın şahsında hitap tüm müminlere; “Haydi bu dünyada bizdendir, partimizdendir, cemaatimizdendir, tarikatımızdandır, mezhebimizdendir ve en üstü dindaşımızdır diye haksız olduğunu bildiğiniz halde savunduklarınızı kıyamet günü Allah’a karşı kim savunacak? Rabbimiz adaletsizliğe karşı Resulüne ve ümmetine ültimatom veriyor.

Bu uyarı ve ikazlar nedeniyle Allah’ın Resulü yakınlarına şunu ifade buyuruyor:

“Ey filanlar, nefsini, Allah’ın elinden satın alın, Vallahi kıyamet günü sizin içinde bir şey yapamam.”

Ahirette savunamayacağımız şeyleri dünyada savunmamamızı istiyor Kur’an. Allah’ın huzurunda savunamayacaksanız, onu dünyada da savunmayın diyor. Herkesin hesabını buna göre yapmasını emir buyuruyor.

“ALLAH’ın sana lütfu ve acıması olmasaydı, onlardan bir güruh seni bile, hükmünde şaşırtmaya yeltenmişlerdi. Onlar sadece kendilerini saptırırlar. Sana hiçbir zarar veremezler. Çünkü ALLAH sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Gerçekten, ALLAH’ın sana lütfu, büyük olmuştur.” (Nisa :113)

Ayette Rabbimiz; Eğer seni aldatsalar ki mümkündür, bundan dolayı sana bir zarar vermiş olmayacaklar. Hakim elindeki kanıt, delil ve tanık beyanlarına göre hükmeder. İşin gerçeğini Allah bilir.

Ki Peygamberimiz bu hususu izah sadedinde;

“Siz muhakemeleşiyorsunuz. Davanız oluyor bana geliyorsunuz ve kiminizin çenesi kiminizden güçlü olduğu için sunduğunuz delillere, yemininize göre ben karar veriyorum. Eğer ben, birinizin hakkı olmayan bir şeyi ona, sizin getirdiğiniz delillere istinaden veriyorsam o ateştir. Ondan sonra ister alsın, ister atsın.”

Buhari ve Müslim’in naklettiği bu meşhur hadiste de Resulallah dahi hüküm vermiş olsa bir şeyin özünü değiştirmiyor.

Burada aslında şu gerçeğe dikkat çekiliyor; “Kitabına uydurulmuş her şey hukukidir” denilemez. Yani “Kitabına uydurduk” diye “Adaleti tesis ettik” sonucuna varamazsınız. Yargıcın kararı, yanlışı doğru kılmaz. Haksızı haklı yapmaz. Zalimi mazlum yapmaz.

Bir şeyin niteliğini özü belirler. Özü itibarıyla zulüm olan bir şey, herkes ona zulüm değildir dese dahi zulümdür. Özü itibarıyla haksızlık olan bir şey, toplum ona haklı gözü ile baksa dahi haksızlıktır. Özü itibarıyla batıl olan bir şey, toplum ona hak olarak baksa dahi batıldır. Söylenmek istenen budur.

ALLAH sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir. Gerçekten, ALLAH’ın sana lütfü, büyük olmuştur.” Buradaki hikmet; Doğruyu bulmak için muhakeme yeteneği. Allah’ın indirdiği vahyi hayata uygulama ameliyesi. Allah peygamberlere bu muhakeme yeteneğini vermiştir. Buna rağmen eğer yanlış bir karar söz konusu olursa, Allah orada müdahale etmiştir. Onun için peygamberimizden gelen meşhur bir haberde;

“Hakimin verdiği isabetli bir karara Allah iki sevap verir. İsabetsiz karara, eğer bütün çabasını sarf ettikten sonra son karar isabetsiz olsa dahi o zaman da bir sevap verir.” deniliyor. Ki bu aslında kaçınılmaz olan bir sonucu, o sonuca ulaşmaktaki gayreti ödüllendirmektir. Yoksa kimse yargıçlık yapamazdı. Çünkü tüm davalarda gerçeği bildiğini kimse iddia edemez Allah dışında.

Hukuk vâzedenler, hakları tevzii edenler hesabını buna göre yapsınlar. “Hainlerin, yoldan çıkmışların, zalimlerin savunucusu olmasınlar.”

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept