Birkaç yıldır bu gerçeği iliklerime kadar hissediyorum. Bu hissiyat acizane beni “hak ve adalet” müdafii olmaya, insan hakları alanında mücadele etmeye sevk ediyor. Hürriyeti olmayanın dini bile yoktur. Kula, güce kulluktan kurtulup yalnızca Allah’a kul olmak hürriyetle mümkündür. Malum İmam Azam Ebu Hanife, Abbasi devletinin zindanlarında son nefesini verirken çevresindekilere şu vasiyette bulunuyor: “Benim naaşımı gasp edilmemiş topraklara gömün.” O, gönlü dünya kadar geniş olan insanın nâşı zalim devletin topraklarına sığmıyordu. Hayatını hürriyetsizliğe mahkum eden zihniyetin topraklarını gaspedilmiş olarak görüyordu. Belki de şöyle demek istiyordu: “Bunlar dirimi hürriyetsizliğe mahkûm ettiler bari cenazemi hürriyetin hâkim olduğu bir toprağa gömün…” Veya şöyle demek istiyordu: “Adaletin, hürriyetin hâkim olmadığı yer vatan değildir. En iyisi siz naaşımı gerçek vatanıma gömün…”
Bir zamanlar düşünüyordum,“Bu ülkedeki onca olumsuzluğa rağmen, Müslümanlar bu toplumun sigortasıdırlar, güvenlik şemsiyesidirler.” “Et kokacak olsa da tuzumuz var.” diye. Zaman içerisinde öğrendim ki dünyadaki tüm koruma şemsiyelerini hükümsüz bırakacak, tuzu da kokutacak daha büyük güçlerin olduğunu…Şeytanın dünyamızda, yaşamımızda, ailemizde, damarlarımızda kol gezdiği düşüncesini ihmal ettik.
Bugün gördüğümüz tablodan anlıyoruz ki: “Müslümanların bu zamanlara kadar toplumun diğer kesimlerine nispetle daha ahlaklı kalmaları, dünya nimetleri ile ciddi olarak yüzleşmemeleri ve sınanmamaları ile mümkün olmuş.” Hani Hz. Ömer’in o meşhur ifadesi var ya: “Zorluklarla sınandık sabrettik, ama bollukla sınandık sabredemedik.”
İktidara, güce, dünyaya teslim olmanın en önemli tezahürü “Ellerindekini kaybetmeme/zayi etmeme endişesi ile hareket etmektir. Şeytanların ve şeytani güçlerin öyle iğva edici vasıtaları var ki karşısında durmak irade, cesaret, sabır ve güç ister. Bir defa yularını teslim ettin mi bir daha doğrulmak mümkün olmayabilir. Hürriyetiniz elinizden alınır. Mankurtlaştırma ameliyesine tabi kılınabilirsiniz.
Bugün, toplumun önemli bir çoğunluğunda bu hali müşahede ediyorum. Verili postmodern – arabesk karışımı bir anlayışa ve kabule teslim; rahata, konfora, hıza ve haza mahkum olmuş bir halet-i ruhiye. Sekülerizmin dayattığı paradigmaların muhafazakarlık kılıfı ile “İslam” diye kabul ettirildiği bir İslam toplumu…
Hürriyet ikliminin kaybolduğu bu topraklarda artık iyi, güzel ve hayırlı denilebilecek şeylerin bitmediği bir çoraklığı yaşıyoruz. Sadece insanlar için değil varlık âleminin tümü için hürriyet, gelişmenin, var olmanın, hakikate tutunabilmenin yegane iklimidir. Nasıl kendi ellerimizle coğrafi iklimin, nebatatın tabiatını bozmak suretiyle yaşamı, ürünü verimsizleştiriyorsak, tehlike arz eder hale getiriyorsak, öyle de bugün sosyal, siyasal, iktisadi hayatımızda ve muamelatımızda da bir tabiat kayması yaşıyoruz. Gönüllerimiz kurumuş, vicdan ve merhametlerimiz tefessüh etmiş, düşünme melekelerimiz dumura uğramış, en basit problemlerimizi bile akledemez olmuş durumdayız. Bu derekede debelenip duruyoruz.
Siyasal iktidar endeksli İslami zihin, ciddi kaymalar ve savrulmalar yaşamaktadır. Düşüncede, ifadede, muamelatta kimlik erozyonuna uğramış bahtsız bir kuşağız.
Toplumsal olarak tekrar ayağa kalkmamız ancak adalet ve hürriyet iklimini tekrar dünyamıza davet etmekle mümkündür.