DİKKAT! DİN ELDEN GİDİYOR

by Fahrettin Dağlı

Bu başlığa bayağı aşinayız. Osmanlı’nın son dönemlerinde, 1940,60,70’lerin Türkiye’sinde Müslüman mahallede bu hep seslendirildi. Müesses nizamın dini ortadan kaldırmaya yönelik gizli ajandalarının olduğunu tekrarladık durduk. Bu muhalif söylem genellikle batıcı ve Kemalist iktidarlara karşı kullanıldı.

Eskiden böyleydi. Fakat şimdi önceki dönemlerden çok farklı bir manzara ile karşı karşıyayız. Şimdi iktidarda olanlar eski İslamcılar ve biz de bugün onların iktidarında yine aynı söylemi seslendiriyoruz; “Din elden gidiyor.”

Dindarlık/dindar gençlik iddiası ile yola çıkan bir iktidarın döneminde bu tehlikenin varit olması ilk bakışta bir paradoksu işaret ediyor gibi geliyor. Neden, niçin, nasıl sorularına cevap aramaya sevk ediyor. Çünkü çok ilginç bir tablo ortada duruyor. İncelendiğinde belki de yine onun kadar ilginç sonuçlarla yüzleşeceğiz. Sözde dindar insanların yönettiği bir devlette dindarlık çıtası niçin aşağılara doğru seyrediyor?

Yazıma bu başlıkla başlarken aklıma şu husus geldi; “Acaba AKP iktidarları döneminde “İslami yaşam ne derece neşvünema buldu veya geriye gitti?” konusunda ‘efradına cami ağyarına mani’ bir tez çalışması yapıldı mı? Doğrusu merak ediyorum ve eğer yapılmadı ise son derece faydalı bir çalışma olur diye düşünürüm. Bu çalışma aynı zamanda şu hakikati de belirginleştirecektir; İslam, hangi tür idari (siyasi) yapılanmada, hangi siyasi iklimde gelişme istidadı gösterir?

Çok boyutlu bir soru olduğunun farkındayım. Ancak öyle de olsa bir tarafından eşelemek zorundayız.

Sebepler dairesinden baktığımızda, 2003’ten bu yana geçen 14 yılda İslami düşünce, amel /eylem, anlayış ve idrakin önemli bir mesafe kaydetmesi gerekirdi.

Neden?

1- Okullarda kıyafet tahdidi kaldırıldı. İslami tesettürle Müslüman hanımların her eğitim kurumunda eğitim görmeleri, eğitim hizmeti vermelerinin önündeki engel ve yasaklar kaldırıldı.

2- Orta dereceli okullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine ilaveten müfredata seçmeli olarak Kur’an ve Siyer dersleri konuldu.

3- İHL, Kur’an Kursu ve muadili eğitim ve öğretim merkezlerinin sayıları neredeyse ikiye, üçe katlandı. Buna bağlı olarak bu kurumlarda istihdam edilen eğitimci ve din görevlerinin sayıları da o ölçüde artırıldı.

4-Başörtülü bayanların her türlü kamu hizmetinde görev almalarının önündeki engel ve yasaklar kaldırıldı.

5- ‘Ne istediler de vermedik’ hesabından cemaatlere, tarikatlara ve benzer hizmetler icra eden vakıf ve derneklere her türlü arsa ve bina tahsisi yapıldı.

6-Medyanın neredeyse tamamı hükümetin kontrolüne girdi. İstedikleri yayın politikalarını belirleme ve uygulama kudretine eriştiler.

7-Şikayetçi oldukları siyasi, bürokratik ve askeri vesayet kalktı. Bu unsurlar tamamen hükümetin egemenlik alanına girdiler.

8-Eğitim ve öğretim kadrolarına idareci olarak daha ziyade belli bir sendikanın (Memur-Sen) referans oldukları tercih edilir oldu.

Yani hülasa olarak, Türkiye İslamcılarının sık sık dillendirdikleri bir asırlık baskıcı, ceberrut, müstebit, vesayetçi idare tasfiye edilmiş ve İslami hizmetin önündeki engeller kaldırılmıştır.

Bir çırpıda aklıma gelenler bunlar. Belki buna daha onlarcasını ilave edebilirsiniz. Neyse biz bunlarla iktifa edip meselenin çıktı boyutuna bakalım.

Türkiye Müslümanlarının/Müslüman gençliğinin dine yabancılaşmasının, dinden ve dindar çevrelerden uzaklaşmalarının en belirgin miladı, Ak Parti-Gülen topluluğunun karşı karşıya gelmesi ve kavgası olmuştur.

Aslında belki de yavaş yavaş; içim içim yanmakta olan bir sosyal olgunun dışa vurumu bu tarihle alevlenmiştir.

Öyle bir dil, üslup ve içerik sergilendi ki ikrah ettirir derecede. Her iki taraf da birbirlerine en amansız, en acımasız yöntemlerle hücum ettiler. Tabir caizse kirli çamaşırlar ortaya döküldü. Yolsuzluk, usulsüzlük, hırsızlık, soru çalma, adam kayırma, çelme atma, kumpas kurma, mobbing uygulama, yalan beyan, benzerleri ve benzerleri…

İlahiyatçı değilim. Sade bir Müslüman olarak bu olup biteni şöyle yorumluyorum; Ak Parti hükümeti ile birlikte İslami kesim, gerek bireysel ve gerekse grupsal/cemaatsel topluluklar olarak iktidar nimetleri ile ilk defa ciddi bir şekilde yüzleştiler. Bu tehlikenin varit olma ihtimalinin önceden hesaplanması ve ona göre tedbirler alınması beklenirdi. Ancak arkadaşların öyle bir hazırlıklarının olmadığını müşahede ettiğimiz gibi helal-haram hudutlarının gözetilmesi ile ilgili ciddi bir niyet, endişe, kararlılık ve tedbirlerinin olmadığı da kısa bir zamanda anlaşıldı. Uzun yıllardır kamu imkanlarından mahrum ve yasaklı olan İslami cemaat ve topluluklar bu sefer kamusal alana hesapsız, kitapsız ve ölçüsüz girdiler. Kendilerinden önceki kirleri, pasları temizlemeden bodoslamasına daldılar. Ağızlarını hortumlara dayayanlar bir daha oradan çekemediler ve sonra haramın yaygınlık kazanmasının ilk sebep-sonuç ilişkisi hasıl oldu. İktidar ortakları birbirleri ile kavgaya tutuştular.

Bu kavgayı seyreden mütedeyyin insanlar ve özellikle mahallenin genç nesli dini ve dindarlığı sorgulamaya başladılar. Büyüklerinin bu kirli kavgasının, Müslümanlık iddiaları ile örtüşmediğini birebir yaşadılar ve hal diliyle onlara şunu ihsas ettiler; “Sizin inandığınız din, bu yaşadıklarınız ve söylediklerinizse, biz bu dinden değiliz.”

Bu neslin bir kısmı dinden uzaklaştı. Deizme, Agnostisme veya ateizme demir attılar. Bir azınlık da selefi/radikal akımlara katıldılar.

İktidarın neredeyse kendini İslam’ın yegane siyasi temsilcisi olarak takdim etme siyasetini izleyen gençler ve diğer mütedeyyin kesim, AKP siyaseti ile birlikte İslam’ı sorgulamaya başladılar. Bu anlamda AKP’ye misyon yükleyenler, karşılaştıkları sonuç neticesinde hayal kırıklıkları yaşadılar. Bu hayal kırıklıkları onları AKP’yle birlikte İslam’ı sorgulamaya götürdü.

Yetmişli, seksenli yıllarda (bizim gençlik yıllarımız) gençler arasında dine ve dindarlığa büyük yönelim varken ne yazık ki bugün ciddi anlamda bir irtifa kaybı sözkonusu. Bu durum da onları daha farklı limanlara sevk ediyor.

Bunu gören zat-ı muhteremler (yöneticiler), kendi hallerini, siyasetlerini tashih etmek yerine devlet eliyle dindarlık dayatmaya çalıştılar. Okullardaki din derslerini artırdılar. Devlet eliyle empoze edilmek istenen din kabul görmedi ve hatta yer yer tepki gördü.

Ak Partinin gençlik kollarında bulunan bazı gençler, oradaki genç profilin resmini veriyorlar.  Havaalanlarında Erdoğan’ı kefenli karşılamaya giden ruhtan ve entelektüel birikimden yoksun Lümpen bir gençlik var artık. Bu eğilim AKP siyaseti tarafından da teşvik ediliyor. O zaman kendi kendinize, “Anlaşılan AKP’nin dindar nesilden kastı, böyle bir lümpen gençlikmiş” diyorsunuz.  Ne yazık ki bu eğilim devlet tarafından teşvik ediliyor. Eğitimli, entelektüel gençlerin dine karşı olan eğilimlerini azaltıyor.

Kendini dinle özdeşleştiren AKP çöktükçe, zayıfladıkça toplumun din algısı da aynı ölçüde irtifa kaybediyor.

Din adına konuşan din adamlarının, parti şemsiyesi altına girmeleri, üslup seviyesizlikleri, meselelere yaklaşımlarındaki ölçüsüzlükleri, sathilikleri yine önemli bir etken olarak duruyor.

Mesela bir örnek; Türkiye’de yaygın bir cemaatin liderlerinin yaşlılıktan dolayı bir takım insani fonksiyonlarını kaybetmesi nedeniyle ortaya çıkan haleflerin post kavgası, televizyon ekranlarına taşındı.  Ve hatta Mekke’de umre ziyareti esnasında birbirlerine tekme tokat girmelerinin haberlere konu olması bile İslam’ın sivil damarının ne halde olduğunun fotoğrafı idi. Eskisi gibi kol kırılıp yen içerisinde kalmıyor. Dijital medya sayesinde anında hanelerinize ulaşıyor. Bu rezaleti, bu zillet halini gören gençlerden bu insanlara ve kurumlara güvenmesini bekleyebilir misiniz?

Evet, “Dindar nesil” sloganının sahibi bir iktidar döneminde, dini yaşam irtifa kaybediyor. Dindar nesil yerine, kindar nesil yetişiyor.

Bu kavurucu ve çölleştirici problem, Kanal İstanbul projesi kadar hükümetin gündeminde yer tutmadı. Ve halen devlet eliyle dindarlık dayattırılmaya çalışılıyor. (İHL’nin sayılarını artırmak ve gençleri oraya yönlendirmek) Ne yazık ki on dört yıllık tecrübeden halen bir ders ve tecrübe çıkartmış değiller.

Halbuki din eğitimi ihtiyaridir ve hürriyetçi bir iklime ihtiyaç duyar. Yapan, işleten ve ruh üfleyen sivil iradedir. Devlet ise, düzenleyici, kural koyucu ve denetleyicidir. Bütün inanç ve değerlere karşı adildir, müdahil değildir.

Yine neslin muhafazası ile ekonominin kurallarının işletim sistemleri birbirleriyle çok ilintilidir. Milli hasılanın adil bölüşümü, karşılıklı hakların geçmesini önleyici tedbirler, evlere giren ekmeğin helal olup olmadığı, genetiği ile oynanmış gıdaların tüketimi gibi temel konuların neslin yetişmesi ve yönelimleri üzerindeki ciddi etkilerinin olduğu izahtan varestedir. Bu temel yükümlülükler de siyaset kurumunun uhdesindedir.

Bütün bunlardan sonra sözden/kelamdan önce temsil, yine temsil ve yine temsil…

Malum Rahmetli ikbal “Kaçın Müslümanlardan, sığınan İslam’a” derken, muhtemelen yanlış bir temsiliyetin olumsuz sonucuna işaret edip aslı kaynağa sığınmayı tavsiye ediyor.

Eğer bu iklimi oluşturmakta Üç-beş yıl daha gecikecek olursak, Müslümanlık gibi bir derdi olan bizleri acı bir akıbetin beklediğini söylemek kehanette bulunmak değildir ve bu mahut sonucu düşündükçe de afakanlar basıyor.

Allah neslimizi muhafaza etsin.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept