Bu toplum, bir süredir, cumhuriyet döneminde eşi menendi az görülmüş bir travmayı yaşıyor. Öyle bir savrulma ve sosyal erozyon söz konusu ki, oluşturduğu büyük tahribatın ve bu alt üst olma durumunun kesin hasar tespitini bugün yapmamız mümkün gibi gözükmüyor. Ancak bir gün normalleşme sürecine girebilecek olursak, tüm bu yaşadıklarımızın üzerimizdeki etkilerini ölçme imkânı bulabileceğiz.
Toplumun tüm kesimlerini etkisi altına alan bu tsunami, en çok da İslami mahalleyi vurmuş durumda. Ak Parti ile cemaat arasında yaşanan kavga ile başlayan, gün geçtikçe de dozajını ivmeli bir şekilde artıran bu netameli hâlin, hangi menzilde ve nasıl son bulacağını şimdiden kestirmek pek mümkün değil. Yine de çok ağır sosyal, siyasal, dini ve ekonomik sonuçlarının olacağını öngörmek akla uzak değildir. Görünür sebeplerin ötesinde, Allah’ın tarifiyle ‘zalim ve cahil insanoğlunun’ kendi elleri ile oluşturduğu batın sebeplerin yıkım etkilerini, bütün şiddetiyle yaşıyoruz yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor.
İnsanların dini kavramlar üzerinden birbirleri ile çatıştıkları bu kaotik iklimde, kimin haklı ve kimin haksız olduğunun da bir önemi kalmıyor. İnsanların, muhaliflerini ve muarızlarını alt etmek, yok etmek, etkisiz hale getirmek için kullandıkları tüm argüman ve yöntemlerin toplumda bir karşılığı olmaktadır. Hani “Sizin ne söylediğinizden çok muhatabınızın ne anladığı önemlidir.” hikmetli ifadesinde olduğu gibi, sarf edilen sözler ve yapılanlar, insanların muhayyilelerinde farklı akislere sebebiyet vermektedir. Deniz dalgaları gibi altına aldığı her şeyi sürükleyip çer çöple birlikte kıyaya vurmaktadır. Bu çatışmalı hâlin, taraflar üzerinde yarattığı travmanın yanında, toplumun diğer tüm katmanlarında da tamiri zor hasarlar bırakıyor. Medya destekli enformatik cehaletin yol açtığı bu tahribatın nerede zayıflayacağı konusunda hiçbir öngörüye de sahip değiliz.
Öyle bir dil, öyle bir üslup kullanılıyor ki, hayret etmemek elde değil. Bu dili ve üslubu kullananlar acaba bunun toplumsal aksülameli ne olabilir diye düşünme zahmetinde bulunuyorlar mı? Yoksa sadece “varsa yoksa muhalifi, rakibi saha dışı bırakmak” mı amaçlanmaktadır? Manzaraya bakılırsa amaçlananın, hedeflenenin bu olduğunu anlamak zor değil. Hâlbuki alanda sergilediğiniz her fiil ve sözün bir etki sahası oluşuyor. Sadece muhalifinizi, muarızlarınızı etkilemiyor. Bir arada yaşamakta olan ve gün boyunca birbirleri ile iletişimde ve ilişkide bulunan insanlar da öyle veya böyle bu kaotik iklimden etkileniyorlar.
Acizane fikrime göre bu iklimin en önemli çıktısı, toplumsal güvensizliktir. Evet, toplumsal güven endeksi aşağı yönlü bir rotayı takip ediyor. İnsanlar çevrelerine, en yakınlarına itimat edememe, güvenememe gibi ciddi bir sosyal travmayı yaşıyorlar. Malum İslami hayatın en önemli düsturlarından biri güvendir. Bir toplumda güven zedelenmişse, yara almışsa veya büsbütün yok olmuşsa artık orada hiçbir toplumsal gelişmeden bahsedilemez. Ne yazık ki o toplumun güneşi de batıyor demektir.
İslam peygamberinin en önemli mümeyyiz vasfı, eminlikti. Nübüvvetle şereflenmeden önce kendisine “el-emin” lakabı verilmişti. Mekke’den tehcir edilirken bile Mekke müşriklerinin emanetleri onun muhafazasında idi. Dinini kabul etmedikleri ve yer yer düşmanlık besledikleri Hz. Muhammed’e eşyalarını getirip emanete bırakıyorlardı. Mekke müşrikleri her türlü sıfatı yakıştırmak istediler ama ona asla “yalancı, hilebaz, güvenilmez” diyemediler. En yaman düşmanları bile onun “eminliğini” teslim ettiler. İşte medeniyet şehri “Medine”, bu harçla inşa edilmiştir. Sadece kendi din mensuplarına değil, diğer din ve inanış mensuplarına karşı da sözlerine ve taahhütlerine sadık kalmışlardır. Karşı taraf anlaşmalarını/ahitlerini bozmadıkça Hz. Muhammed ve ashabı bozan taraf olmamışlardır.
Düşmanlıkta ve dostlukta ölçülü olmayı tavsiye eden bir dinin mensuplarıyız. Sevgi ve nefretlerimizin bizi adaletten ayırmaması gerekir. Ne yazık ki bu iklimden gittikçe uzaklaşıyoruz. Her alanda güvenin dip yaptığı bir toplumsal savrulma içerisindeyiz.
Dediğim gibi, kavga ve nizalaşmanın taraflarının İslami mahalleden olmaları ve kullanılan mücadele enstrümanlarının dini kaynaklardan neşet ediyor olması ister istemez dine müteallik değerlerde bir aşınmaya ve erozyona sebebiyet vermektedir. Zaten mevzuun bam teli de burası. Düne kadar bir şekliyle dürüst ve güvenilir bilinen insanların, toplulukların, cemiyetlerin birbirlerini en kötü lakap ve sıfatlarla vasıflandırmaları ve yer yer birbirlerini küfürle itham etmeleri, ister istemez toplumu bir infiale sevk etmiş durumda. “İnandıkları dinin değerleri ile nasıl bu kadar muhalif bir tutum ve davranış içerisine girebilirler?” diye sorgulama yapmaktadırlar. Olup bitenlerin şokunu, üzüntüsünü ve bazen de sevincini, dindar bilinen çevreler kendi içlerinde, dine mesafeli olanlar ise dışarıdan hissetmekte ve yaşamaktadırlar: “Bu insanlar nasıl olur da birbirlerini bu derece itham edebilir ve kötüleyebilirler?” veya “Aslında zaten Müslümanların genel karakteri buydu. Şimdi açığa çıktı.” diye… “Demek ki inandıklarını iddia ettikleri din ile ilgili ciddi problemleri/sıkıntıları var.” Hatta onun ötesine geçerek -hâşâ- “İnandıkları dinin kendisinde bir problem var.” derekesine düşenler var. İşte insanlığın ve Müslümanlığın dip yaptığı nokta burasıdır. Eğer müminler, inandıkları dinin emir ve nehiyleri konusunda kendilerini sıgaya çekmeyecek olurlarsa, korkarım ki dün fevç fevç bu dine katılanlar yine tek tek dinden uzaklaşacaklardır. Dine mesafeli olanlar ise mahalleden tamamen kopup, dinden uzaklaşmakla da kalmayıp nefretle karşı cepheye konumlanacaklardır.
Hâlbuki bu dinin gayesi, insanoğlunu İslam’la buluşturmak, dünya ve ahiret saadetini temin etmekti, egemenlik veya hükümranlık kurmak değil. Eğer sonuçta bu olumsuz tablo gelişme istidadı gösteriyorsa, oturup ciddi bir vicdan ve iman muhasebesi yapmamız lazım. Nerede yanlış yapıyoruz? Doğru ve yanlış bildiklerimizden hangilerinin gerçekten doğru hangilerinin gerçekten yanlış olduğuna dair, Kur’an ve Hz. Muhammed’in risaletinin şahitliğinde, akliselim ve kalbiselim ile bir bilanço çıkaralım. Kâr ve zarar hanelerini bir daha gözden geçirelim. Soğukkanlılıkla ve halisane bir muhakeme ile bunları yapmak zorundayız. Aksi taktirde belki bir coğrafi bölgede hakimiyetimizi ve hükümranlığımızı sürdüreceğiz ama varlığımızın sebebi olan hikmeti ve değerleri de kaybetmiş olacağız. Dinin mübarek ve muazzez değerleri zayıfladıktan ve tedavülden kaldırıldıktan sonra iyi, hayırlı ve güzel adına ne kalabilir?
Bir şey daha hatırlatmış olayım: acizane bireysel günahlarım bile beni bu derece ürkütürken, endişeye sevk ederken, bir başkasının/başkalarının dinden çıkmasına ve günaha girmesine vesile olmak, günahlarını yüklenerek ahirete göç etmek ne büyük bir bahtsızlıktır. İman edenler için hiçbir şey ahiret mutluluğu kadar önemli değildir. Bir sefer esnasında bir ağaç gölgeliğinde dinlenmek kadar bir değere sahip bu dünya hayatını ahirete tercih etmek herhalde akılsızların ve ahmakların işidir. Malum Hz. Peygambere sorulur: “Akıllı adam diye kime denilir?” Cevabı: “Bırakınız akıllıyı; akıllıların akıllısı, ‘dünyasını ahiretine göre yaşayandır.’” İşte böyle bir dünya… Zalim ve cahil insanoğlu, yeryüzü iktidarı, zenginliği ve gücü için nasıl da kendisinin ve beraberinde milyonlarca insanın ahiretini berhava ediyor.
Bugüne kadar belki yüzlerce insandan birebir duyduklarım: “Şu şu fiillerle malul olan falanlar, feşmekânlar eğer bu dinden iseler ben bu dinden değilim.” Veya başka bir ifadeyle: “Eğer söz konusu olumsuz fiillerle malul olan filan kişi veya topluluklar Müslüman iseler ben Müslüman değilim.” Bu tarz söylemlerin özellikle gençler arasında çok yaygınlaştığını bilmiyorum fark edebiliyor musunuz? Çünkü büyüklerinin bu sınır tanımaz, hukuk bilmez kavgalarından en çok gençler etkilenmektedir.
Malum Kuzey-Güney savaşlarında da gençler gelip kilisenin kapısına dayanıp; “Eğer inandığınız din yaşadıklarınız ise biz bu dinden değiliz” diye feveran etmişlerdi. Korkarım ki bizler de bu menzile doğru hızla yuvarlanıyoruz. Bir de bu ithamların fıkhen insanları kitleler halinde dinden uzaklaştırabileceğini düşünebiliyor musunuz? Bir anlık düşüncenin bile nasıl bir afakana sebep olduğunu yaşayarak gönül sızısını en derinlerde hissediyoruz.
İnanın şu an toplumda çoğu insanın sevindiği, heyecan duyduğu çoğu gelişmeyi acizane -Allah muhafaza- felakete doğru yuvarlanmakta olan geleceğimiz olarak görüyorum. Dağın arkasında bizi bekleyen tehlikenin ne kadar büyük olduğunu düşündükçe, hamasetle, içi boş umutlarla beslediğimiz gelecek hayallerinin nasıl bir tufana, kıyamete dönüşeceğini tahmin etmek bile vicdanın çeperlerini zorluyor. Sadece duaya sarılmak, olup bitenler karşısında güçsüz ve takatsiz kalmak, mecalsiz düşmek ne büyük acizlik. “Rabbim” diyorum; “İnşallah bu korkularımı ve endişelerimi boşa çıkart. Çünkü biliyorum ki zalimlerin, günahkarların fiillerine ses çıkartmayan, seyirci kalan bizler de mücrimler sınıfına dahil edilip musibete duçar kalabiliriz.” (Allah muhafaza…)
Bu gelecek kaygılarımı mübalağalı bulanlar, lütfen kendi mahallelerinden çıkıp başka mahalleleri ziyaret etsinler, farklı mahallelerdeki gençlerle oturup hasbıhal etsinler, farklı etnik ve dini gurup mensupları ile diyaloğa geçsinler ve mukimlerin kaygılarını sorsunlar. Bakalım nasıl cevaplar alacaklar? Mübalağa olarak gördüklerinin, bir aysbergin görünmeyen cesametinde olduğunu müşahede etsinler.
Bu toplum bu kadar çetin bir imtihanı yaşarken, Allah’ın mükellefiyet yüklediği insanların kayıtsızlığı, nemelazımcılığı veya bir tarafa yaslanarak konformizme yenik düşmeleri, endişelerimizi daha çok artırmaktadır (Maide:63)
Yapacağımız en önemli ameliyelelerden birisi de, Hz. Peygamberin “büyük cihat” diye tanımladığı nefsi sorgulamayı başlatmaktır. Nefsimizi bir başkasına karşı temize çıkartmadan, bir başkasının hatasına odaklanmadan önce ‘ben/biz neredeyim(z), hangi hata ve yanlışlarla malûlüz.’ diye zorlu nefis sorgulaması yapmamız gerekiyor. Bu ameliyeyi başlatmadan ve halisane sorgulamayı yapmadan kurtuluş kapılarının aralanmasını beklemek beyhudeliktir. Hiçbirimiz hatalardan ari değiliz. Herkes hata yapabilir ama önemli olan niyet ve hatalardan dönebilme erdemini göstermektir. Birileri/bazıları hak söyleyip batılı gözetiyor olabilirler. Hakkı söyleyeni suçlayarak hakkı terk edemeyiz. Birilerinin yanlışlarını görerek dinimizden vazgeçemeyiz. En asgari yapacağımız şey rahmetli İkbal’in söylediklerini tekrar etmektir: “Kaçın Müslümanlardan, sığının İslam’a.”