İYİMSER OLMAK GÜZEL AMA APTALLIK KÖTÜ ŞEY!..

by Fahrettin Dağlı

Burada kimseye kendimi anlatma gereği hissetmiyorum. Bilen biliyor. Fikri rüştüme eriştiğim günden bu yana aklımı, kimliğimi, düşüncemi kimsenin ipoteğine vermedim. Kimsenin müridi, kulu, kölesi de olmadım. Asi bir ruhu barındırırım. Haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı aktif bir dirence sahibim. ‘Hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyerek hakkı teslim etmeyi yeğlerim.” Bunu da her vesile ile hem dilimle ve hem de eylemimle göstermeye çalışırım. Bu nimetleri bağışlayan Rabbime hamdolsun. Kıymetini bilenler açısından bunlar az nimetler değil. Niçin bu girizgahta bulunmak mecburiyetinde kaldım? Çünkü bundan sonra yazacaklarım konusunda polemik istemiyorum. Düşüncelerime, kanaatlerime akıl ve nakil temelinde itirazda bulunacaklara ‘başım gözüm üstüne’ derim, verilecek cevabım varsa veririm, yoksa ‘bilmiyorum’ derim. İyi niyetle, samimiyetle tashih yapanlara da teşekkür ve dua ederim.

Bu güne kadar iktidar veya genel anlamda günlük politikanın dili ve tanımlamaları üzerinden cümle kurmamaya çalıştım. İktidarın dayattığı kavramsallaştırmalara da mesafeliyim. Mümkün olduğu ölçüde kendime yakışanı yazmaya ve yapmaya çalışırım. Bu girizgaha rağmen beni polemik alanına çekmek isteyen olursa şimdiden buna gelemeyeceğimi ve bu niyet içerisinde olduğunu düşündüğüm yorumları da sileceğimi peşinen ifade etmiş olayım. Çünkü bakıyorum bundan sonrasında sorunun esası gitmiş, yorum yapanlar, birilerinin kurmuş olduğu tuzağa/tezgaha düşerek karşılıklı polemik yapmaya başlamışlar.
Geçenlerde başıma geldi. Birisi bir yazıma yorum yapmış. Diğer bir arkadaş ona cevap yazmış. Daha sonra neredeyse 24 saat süren bir tartışma yaşandı. Birisi çıkıp ‘sizin düşünceniz size, benim ki bana’ diyemedi. Birbirlerine verdikleri cevaplar bir süre sonra karşılıklı hakarete ve tekfire dönüştü. İşte bundan sonra buna fırsat vermeyeceğim. Çünkü sebep olan birisi olarak da günaha giriyorum. Lütfen bu hassasiyetimi anlayışla karşılayın.
Şimdi sadede gelelim; Türkiye’nin son üç beş senedir içerisine girdiği anaforu ve kahırlı süreci hep beraber müşahede ediyoruz. Adeta her şey alt üst oldu/oluyor. Kimileri bu gelişmeleri Türkiye’nin tekrar Osmanlı bakiyesi üzerinden yeni bir Osmanlı’nın kuruluş müjdesi olarak görürken, diğer bir yarısı Türkiye’nin ciddi bir totaliterleşme ve yıkım sürecine girdiğini, bu gidişatla bir süre sonra altından kalkamayacağı sorunlar yığının altında kalıp dağılacağını iddia ediyorlar.
Gelişmelere akıl ve nakil dengesinden yaklaşıp baktığımızda, değerlendirdiğimizde / analiz ettiğimizde ciddi bir projenin işlediğine tanıklık ediyoruz. Hatırlarsanız merhum Mahir Kaynak’ın bir retoriği vardı; ‘Bir olay olduğunda, sebep ve faillerinden önce o olayın sonuçlarından kim yarar sağladı?’ Ona bakmak gerekir diyordu.
Belki de en sonda söyleyeceğimizi burada söylemiş olayım; bu süreçten en büyük zararı, ziyanı Türkiye toplumunun yaşadığını söylemeye gerek var mı? Devletimiz ve toplumumuz kan kaybetti. Telafisi mümkün olmayacak zarar, ziyan hâsıl oldu. Ekonomik zararları orta ölçekte telafi etme imkanı olabilir ama sosyal ve siyasal tahribatın ıslah ve onarımı asırlara baliğ olabilir. Peki, kim yarar sağladı? Türkiye ve toplumun değerlerine hasmane tutum ve davranış içerisinde olan tüm iç ve dış mihraklar…
Şimdi ilk önce bu alt üst/med-cezir olaylarının sonuçlarını sıralayalım;
-Türkiye’nin en büyük, en köklü siyasi organizasyonu ile yine o maziye ve cesamete sahip cemaati karşı karşıya gelmiş ve neredeyse kanlı bıçaklı olunmuş ve neticede milyonlarla ifade edilecek mağduriyetler ve mazlumiyetler yaşanmıştır. Peki, sadece mağduriyet ve mazlumiyet mi? Hayır! Hatta daha önemli olan sonucu ifade edeyim; İki topluluk üzerinden Türkiye Müslümanları itibarsızlaştırılmış, güvenilmez, itibar edilmez bir pozisyona düşürülmüştür. Öyle değil mi? Kumpas kuran, paralel yapı oluşturan, soru çalan, darbe yapan, sonrasında binlerce insanı aşından, işinden, ekmeğinden eden, mahpuslarda tutsak kılan, onca adaletsizliğe, hukuksuzluğa imza atan v.b. İnsanlara kim güvenebilir? Kim hayatını, malını, mülkünü emanet etmek ister? Yani tek cümle ile Müslümanlara olan güven yerle yeksan oldu.
Bir devleti ayakta tutan kurum ve kuruluşlar tek tek tasfiye edildi/ediliyor; Ergenekon ve Balyoz ile başlayan ve darbe teşebbüsü ile devam eden süreçlerle neredeyse TSK yarı yarıya tasfiye edildi, zaafa uğratıldı. Oralara uzman asker yetiştiren okulların kapısına kilit vuruldu. Dünyanın en önemli caydırıcı gücü olan TSK etkisiz kılındı.
Devletin denge-denetim birimleri olan TBMM, bürokrasi, yargı ve denetim birimleri işlevsizleştirildi ve güvensizleştirildi.
Ehliyet ve liyakatin askıya alındığı bürokrasi neredeyse çöktü. Bu çöküntüden en çok payı milli eğitim aldı. Okullar da ciddi bir verimsizlik, niteliksizlik yaşanıyor. Gençler ve çocuklar yarınlarından umutsuz bir dünyaya gözlerini açıyorlar. Umut, ideal ve heyecanları söndürüldü. Eğitimciler ve yöneticiler aciz, aileler biçare, çocuklar ve gençler kurban…
Malum, siyasal iktidarın kadroları da dahil olmak üzere Türkiye’nin en zeki ve başarılı çocukları malum cemaatin eğitim kurumlarına yönlendirildiler. Oralarda eğitimlerini ikmal ettiler. Ve ne yazık ki bugün bu gençlerin büyük çoğunluğu ya yurt dışına kapağı attı, ya kurumlardan ihraç edildiler veya mahpushanelerde ömür tüketiyorlar. Çanakkale’de kaybedilen yetişmiş insanlara üzüldüğümüz kadar bugün kaybetmekte olduğumuz bu zenginliğimize üzülen kaç kişi vardır acaba? Beynimize yerleşen bir virüs her gün hücresel faaliyetlerimizi öldürmeye, etkisizleştirmeye devam ediyor, ne kadar farkındayız acaba?
Burada kimseyi kayırma, itham etme niyetinde değilim. Sadece soğukkanlı bir analiz yapmaya çalışıyorum. Konusu suç teşkil eden bir fiili kim işlemişse mutlaka fiiline uygun ceza ile cezalandırılması gerekir. Buna insanım diyen hiç kimsenin itirazı olamaz. Ama armudun sapı, üzümün çöpü denilerek yetişmiş, üstün akılların tasfiye edilmesi, ancak bu ülkeye hasmane niyet içerisinde olanların sevinebilecekleri bir sonuçtur. Zira hırpalanan, tasfiye edilen ve bu durumdan olumsuz etkilenen bu ülkenin insan kaynağıdır.
Bilmiyorum ekonomiyi yazmama gerek var mı? Hükümet yetkilileri ne derse desinler uzmanların çoğunun ittifak ettiği kanaat o ki, bu gidişatla Türkiye ekonomisinin ciddi bir resesyon sürecine doğru gittiğidir. Gerisi fakirleşme ve ele muhtaç olmadır. Görünen köy kılavuz istemiyor. Ülke insani fakirleşiyor, yarınlarından umutsuz ve çaresiz. Yakın planda gözüken bir umut kapısı yok. Çünkü akıl ve izan sahiplerinin teslim edeceği bir hakikat var; bir ülkede, o ülkenin sosyal sermayesi olan güven zedelenmişse artık ne bir sosyal ve ne de bir ekonomik yatırım sözkonusu olur. Var olan ekonomik ve sosyal yatırımlar bile güvenli limanlara kaçarlar. Ekonomist değilim ama işin fıtratı budur. İyimser olmak güzel ama aptallık kötü bir şey.
Dış politikada nerede durduğumuz ortada… Neredeyse herkesle nizalaşma halindeyiz. ‘Sıfır sorun’ diye çıktığımız yolda bugün dünyada tek başımıza kaldık. Hükümetin deyimi ile dışarıda “değerli yalnızlık” yaşıyoruz.
Diğer alt başlıklara girmiyorum; Gittikçe irtifa kaybeden dindarlık, sosyal huzursuzluklar, madde bağımlığındaki ve boşanmalardaki artışlar, kaybolan toplumsal güven ve barış…
Şimdi soruyorum;
Bu ülke neden bu hale geldi?
Kimler/hangi güçler, hangi üst akıl bizi bu derekeye sevk etti?
Bundan kim yararlandı/yararlanıyor?
Bu sorulara herkes farklı cevaplar verebilir. Belki de zahirde çoğunun cevabı doğru da olabilir. Ancak acizane verilecek cevaplardan ziyade ‘hangi zaaflarımız bizi bu problemler yığını ile karşı karşıya getirdi ve halen tahribatını sürdürerek devam ediyor?’ sorusuna verilecek cevapla daha çok ilgiliyim. Ortada bir üst aklın varlığı muhakkak… Bu aklın kimliği konusunda herkesin farklı varsayımları olabilir. Ancak derim ki, kim/kimler olduğu o kadar önemli değil. Önemli olan; sizin hangi zaafınız üzerinden bu üst akıl size musallat oluyor? Hangi üst akıl sizin aklınızı çeliyor? Sizin akıl sermayeniz neden diğerlerine yenik düşüyor? Malum Allah da Kitabında aklını en üst derecede kullanmayanların başına ne yağacağını haber veriyor (Yunus:100) Sözü buraya getirmişken, bu mevzular konuşulduğunda sık sık gönderme yaptığım bir hadis var; ‘Vehn hadisi…’ isteyen google’dan girerek hadisi okuyabilir. Bir bakıma bu hadisin işaret ettiği bir bozgunu yaşıyoruz. Ne hikmetse sebepleri kendi zaaflarımız üzerinden aramak varken kendi nefislerimize yönelmeyip dışarıya karavana atışlar yapıyoruz. Başımıza ne geliyorsa kendi ellerimizle hazırladıklarımızdır. Dışarıyı suçlamak, kendi nefsinde kusur bulmamak bir mabutlaşma zaafıdır (onlar nefislerini Rab edindiler).

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept